30 Aralık 2008

Son An Hediyeleri

Sevgili ya da arkadaş pek fark etmiyor bu listede. Fiyatlarsa değişken. Tek unutmamanız gereken şu: Hediye almak içten gelerek yapılması gereken bir hadisedir. İçinizden gelmiyorsa hiç almayın daha iyi. İçten gelmeyen hediyelerin 3 kötü sonucu vardır çünkü:

1) Hissizce ve zorunluluktan seçtiğiniz hediye genelde karşıda hayalkırıklığı yaratır.
2) Muhtemelen kullanılmaz, çünkü bir önem arz etmez.
3) Paranız boşa gider.

Ayrıca hislerinizi taşıyan bir hediyenin de fiyatı önemsizdir. İçten gelmeyen 200 liralık ayakkabıdansa, içten gelen 2 liralık küpeler daha iyidir. Hele ki el emeği göz nurunun yeri apayrıdır. Bense burada biraz komik, biraz değişik alternatiflerden bahsedeceğim.

T-Box

T-Box bu sene de her sene gibi kurtarıcı gibi. Gençler ve genç hissedenler için hem yaratıcı hem de fiyatı pek kasmayan ürünler çıkarmışlar.

1) Kaçanzy: Uyanmayı sevmeyenler için, alarmı kapatamayın diye sizden kaçan, 360 derece dönebilen falan bir alarmlı saat bu.

2) ZaraSutra: 2 adet zardan oluşan bu hediye cinsel hayatı zengin arkadaşlarınız için hem komik, hem yaramaz hem de orijinal bir hediye. Bir zarda pozisyonlar, diğerinde mekanlar var. Meraklısının çok hoşuna gidebilir.



T-Box aslında bunlarla sınırlı değil, arkadaşınıza uygun başka şeyler de bulabilirsiniz. Fiyatlar ise 7.99'dan başlıyor. Merakınız kabardıysa tıklayınız.

Claire's

Claire's yıllardır, tarzı ne olursa olsun bir çok kızı etkilemiş bir marka. Yılbaşı koleksiyonlarının yanında farklı, renkli ve en önemlisi kaliteli aksesuarları ve makyaj malzemeriyle gönülleri fethediyor. Claire's fiyat olarak normalde de çok kasmaz, bunun üstüne bir de %50 indirime gitmişler. Sırf başkalarına değil, kendinize de güzel hediyeler beğenebilirsiniz buradan. Ben kendime Ökseotlu, baston şekerli ve Noel çoraplı 3'lü bir küpe seti aldım, 9.75 verdim. Üstelik ekstradan 4'er adet yeşil, beyaz ve kırmızı taşlı kpesini de veriyorlar yanında. 9.75'e 9 çift küpe! Daha neler var neler!!! (aklım kaldı evet!)



Converse Red

AIDS'le mücadele için, çok satılan ürünlerin özel kırmızı dizaynlarının yapıldığını duymuşsunuzdur. Duymadınızsa da, ahanda artık biliyorsunuz. Ben şahsen I-pod'un kırmızısından çok istemiştim zamanında, sınırlı sayıdaydı, malesef benim olamadı. Nilay'da var, deli gibi kıskanıyorum. Her neyse konu bu değil. Converse (biricik ayakkabı markamız, o olmasa dünyanın yarısı yalın ayak gezecek, ben dahil!) de bu RedLine'a katılmış ve 1Hund(RED) şeklinde bir koleksiyon tasarlatmış 100 tasarımcıya. Ayakkabılar cidden çok güzel, orijinal. 80 liradan 120'lere kadar yolu var fiyatların. Ve ama kalıcı, ve ama güzel.

T-Equilazer

Bunun için biraz geç olabilir zira bunu internetten getirtmek gerekiyor. T-Equilazer'lar yeni çıkan birçok yeni modelleriyle eğlenmeyi ve dikkat çekmeyi seven kişilerin gözde giysisi olacaktır. Çalan şarkının ritmiyle yanıp sönen bu düzenekli t-shirtler genelde 50 lira civarı bir rakama elinizde olabiliyor. Hediyemi biraz geç de verebilirim diyen varsa şimdiden sipariş verebilir. : http://www.bunlardanistiyorum.com/
Burada çok farklı ürünler de bulabilirsiniz ayriyeten.

USB Flash Disk

Şu zamanda hangimizin ekstra bir flashdiske ihtiyacı yok ki? Bu ufacıcık şeyler resmen günlük hayatın parçası oldu çıktı. Bizim Man101 sınavlarına girerken yanımızda flashdiskimizi getirmemiz ve lazım olan bilgileri bu şekilde yüklememiz gerekiyordu. Düşünün artık, flashdisksiz insan düşünülemiyor. İşte bu sebepten sevgili arkadaşınıza en basitinden birkaç Mb'lık bir usb alabilirsiniz. Biraz daha özel bir hediye olmasını istiyorsanız içine sizin için özel birkaç parça atın. Eskinin karışık kasetleri, yeninin karışık flashdiskleri olsun. :))
Çok sade kaçmaz mı diyen varsa, e flashdisklerin de sade olmayanları mevcut. Renklisi var, şekillisi var, anahtarlık olanı var... Farklı çeşitlerden bazılarını görmek isteyenler için: http://www.zamazing.org/

Farklı şeyler arıyorum, garip bir şey alasım var, nereden bulacağım ki ben diye düşünüyorsanız da; Artık ülkemizde de böyle abidik gubidik eğlenceli şeyler satan siteler mevcut. Benim şimdiki favorim http://www.buldumbuldum.com/ . Değil almak, ürünlere bakmak bile keyif verici. Eve de servis var! Oh!! T-Equalizer burda da varmış birkaç çeşit. Resmi filan var burada, enteresan geldiyse bakarsınız.

Yine de dedim ya, ne aldığınızdan çok, içinizden ne kadarının geçtiği.
Kapitalizmin bize dayattığı en güzel saçmlıklardan biri olan bu Yeniyıl hediyesi maratonunda hepinize başarılar.

Muju!

29 Aralık 2008

Bükemediğim Eli Dilimle Yakalama Yazısı



Dayanamadım. İhanet ettim kendi sıcaksever mizacıma çünkü pamuk gibi yağıyor. Resmen adımı fısıldadı kar. Babamın eve gelmesiyle pijama üstüne eşofman geçirdim, boynuma atkımı sardım. Ayağımda çorap bile yoktu botlarımı giyerken, umrumda değildi donmak, hastalanmak...
Dışarıda ilk yaptığım şey kafamı kaldırıp kar tanelerini dilimle yakalamaya çalışmaktı. Sonra bozulmamış karı bozdum, mahvettim, üstünde zıpladım, koştum ve sonunda kendimi yere attım. Melek yaptım yerde, siyaha turuncu bulaşmış gökyüzüne baktım yüzüme buz damlaları dokunurken.

Meşhur yokuşumuza çıktım. Eskiden kar yağdığında saatin kaç olduğunun, ertesi gün okul olup olmadığının önemi yoktu. Kimsenin birbirini araması gerekmezdi. Elimizde battal boy çöp poşetlerimiz, lahana gibi giyinmiş olarak o yokuşta buluşurduk. 2 seviye vardı. Evvela aşağı seviyeden kayardık. Tek, çift, hızımızı alamayıp 5 kişi arka arkaya kaymaya çalışmışlığımız vardır. Bir kişi gözcü olur, araba gelip gelmediğini kontrol ederdi. Sonra adrenalinimiz yetmezdi; yukarıdan kaymaya başlardık. Artiz ruhlular poşetboarding yaparlardı. Bir kere denedim, kafam patlıyordu az kalsın :) Yaşımız biraz büyüdüğünde, 2005'ti sanırım, az kaydıktan sonra millet evden şişeleri getirmişti, birisi de gitar. Düzlükte, bozulmamış kar olan yerde saatlerce ev inşa ettik kendimize. Vileda kovasında sıkıştırdığımız karlardan tuğlalar yaptık, üstüste koyduk ve evimiz olmuştu. İçinde içtik, şarkı söyledik. Dışında da ateş yakmıştık. Özel bir geceydi benim için, asla unutulmayacaklar listemde ilk 10'da.

Bu çıkışımda içten içe biliyordum kimsenin orada olmadığını. Millet mezun oldu, kimisi askerde, kimisinin yarın işi var, kimi artık neredeyse bilemiyorum. Yine de umut da vardı, ya varlarsa diye. Yoktular. Kendim kaymak için poşet aradım çevrede, belki minikler bırakmıştır diye... O da yoktu. Eve dönünce, bahçede biriken karlardan kardanadam yapayım dedim, yine daha gövde bitmeden sıkılıp bıraktım. En son 95'te yapmıştık sanırım kardanadam, sonra hiç uğraşamadım.

Yarın okula nasıl gideceğim bilemiyorum. Kar çok büyük düşmanım. Nefret etmem lazım ondan, yok etmek için, aşmak için uğraşmam lazım. Ama olmuyor, sevmeden yapamıyorsun işte. Şeytan tüyü var karda. Kokusu cezbediyor, soğuğu cezbediyor, her şeyi cezbediyor.

Üşümeyin...

Muju.

28 Aralık 2008

Çok Alkollü Yazı



-Geçen günkü "Girls Night In" de Nilay'ın aldığı 4 adet farklı aromalı gazlı alkollü içecekle tanıştık. Genel adı DRINQA bunların. Biri anasonluydu, rakı rengiydi ve içinde biraz da limon tadı vardı. Bu R-Drinqa. Biri yeşil elmalıydı ve Freşa gibiydi tadı. Bir şeftalili vardı, bir de kolalı olduğu iddia edilen ama benim gazlı barbekü sosuna benzettiğim bir tane vardı. Bu üçü ise V-Drinqa olarak geçiyor. Anasonlu %5, diğerleri %4 alkollü ve tavsiye ederim, iyi içecekler. Ayrıca W-Drinqa adında viskili olanı varmış sanırım. Belki Bzim kolalı sandığımız bundan olabilir.

Evvela onlar bitti. Sonra Archers'a sardırdık. Archers Fresha ve buzla çok daha iyi gidiyor. Shot olarak fazla tatlı geldi bana. Gerçi yarısını bitirmeme engel olamadı bu tatlılık. Archers da kokteyllerde kullanılmalık bir içki.

Eve çıkacak olsam bu 3 kızla birlikte çıkmak isterim. Can hepsi ya. Kirli çamaşırlar serildi ortaya (kimisi de yenildi :))), dedikodunun bini bir para. Defile var, makyaj var, müzik var ve kafalar iyi. Çocuk gibi eğlendik. Girlz Rule!!!


- Ben meyvesel açıdan tembel bir insanım. C Vitaminimi mandalinadan alırım çünkü portakal soymak yorar valla. Sonracığıma, muz yerim, direkt ağıza atılan ve soymak gerektirmeyen meyveler tercih ederim. Mesela kiviyle filan hiç işim olmaz. Anca biri soyacak, önüme koyacak, öyle.


- 2 çeşit kar yağar Ankara'ya; ilk yağan kar kütür kütürdür. Birleştirmesi kolaydır, oynaması eğlencelidir. İkincisi toz gibidir. Top yapamazsınız o karla. Sadece üstünde dolaşmalıktır. Şu an yağan kütür kütür, demek ki bundan sonra yağacak olan toz gibi olacak. Geçen seferki yağıştan nefret etmiştim ama bu sefer güzel yağdı. İstemesem de dün gece penceremden 1 saat yağışı izledim. Ama şimdilik doymuş hissediyorum kara, oynayasım hala gelmiyor.


- Jukebox Manhattan'a gelsin. Ankara grup görsün! Ve lütfen ben de artık şu şehirde eğlenebileyim!


- B52'yi anlattım mı ben daha evvel hatırlamıyorum. Kahlua, Bailey's ve Grand Marnier kullanılarak hazırlanan bu shotın özelliği şu: içkinin tepesi çakmakla yakılıyor, alevler arasına pipet sokuluyor. Pipet erimeden evvel sizin bütün shotı içmeniz lazım yoksa berbat olur. Tatlı bir shot olup, içinde bütün yemek borunuzu sıcaklık kaplatanlardan. Denenmeli!
En alttaki Kahlua, ortası Bailey's, üstteki Grand Marnier... En dipten başlayarak içiyorsunuz, alevler midenizde devam ediyor. :)

Blogun alkol oranını daha fazla arttırmasam iyi olacak. :)


- Killerpilze dinliyorum şu anda. Almanca sevdam coştu bu ara yine. Eski listede vardı, bu listeye de atsam iyi olabilir bir Killerpilze. EMO damarlarınız azıtsın :)(: Lieb mich oder hass mich!


Muju Muju!!

26 Aralık 2008

Findux

Bir hafta içerisinde bütün etrafımı "fındık votkası" lafı sardı ve dün sonunda denedim. Cidden harika. Fındık kokutacak kadar aroma var içinde. Shot şeklinde içtik ama bence yavaş yavaş tüketilmesi daha zevkli olabilir. Böyle viski bardağında buzlarla falan. İstanbul'da bulmak daha kolay tabii. Ben Ankara'da Tint'in yanındaki Zeytin Dalı adında bir mekanda buldum, Tunus Caddesi'nde. Nada'da da varmış. 4 YTL'ye içtik shotları, yalnız yukarıdaki afişte 2 YTL yazıyor, demek biraz kazık yemişiz, ama afişin de ne zamana ait olduğunu bilmediğimden pek yorum yapamıyorum. Deneyin derim, pişman olmayacağınız kesin. Hatta ben bunu sütlü filan bir içki haline de getirmek istiyorum. Inflack Special olur adı da . :)

* Dün gece, bugün neler yapacağımı planlıyordum. Kardeşimin sergisine gidecektim, oradan okula, ordana eve gelip üstümü değişecektim, TEB Otel'de Kocatepe Rotary'nin Ryla'sı var, ona gidecektim. Oradan çıkıp Kızılay'a Uge'min doğumgününe uğradıktan sonra Ms. Dominatrix'e gidip orada sızıp kalacaktım ki yarın da onlardan çıkıp gecelere akabilelim.

Ne oldu?

Gece 1'de babam hastaneye gitti tansiyonu düşmüyor diye. 4'e kadar yatmadım sonra da uyuyamadım zaten. Uyandığımda saat 1'di, dersler ve sergi açılışı kaçmıştı. Karnım deli gibi ağrıyordu ve geri yattım. 15.30'da güne başladım. 2 bölüm Gossip Girl izledim. Şimdi de oturuyorum her zamanki gibi. İkna edebilirsem bizimkileri, Ms. Dominatrix'e giderim belki ama hiiiiçç umutlu değilim. Bakalım ne olacak.


Ayrıca:

Sevgili Biriciğim Uge,

DOĞUMGÜNÜN KUTLU OLSUN! Hayata geleli 20 küsür sene olmuş olsa da hala 16 yaşındaki kadar taze, 16 yaşındaki kadar safsın bebekim! Halen hayatta olduğuna göre, seni güçlendirmiş acılarına duacıyız ama daha fazlası olmasın diyorum. Huzurlu bir senede, biraz kilo almanı, mutlu olmanı, hiç ağlamamanı, Çilek'ten ayrılmamanı ve taşındığın evde hiçbir sorun çıkmamasını temenni ediyorum. Yanında olamasam bile seni çok seviyorum. Keşke daha yakınımda olsaydın ve keşke ben haftasonlarımda Lanetli olmasaydım.

25 Aralık 2008

Mutlu Noellerr!!







Biraz geç oldu farkındayım. Kar falan da var, ne enteresan bir Noel! Filmlerdeki gibi. Bu sebepten size Charles Dickens'tan "A Christmas Carol"lı, My Chemical Romance'ten "Last Christmas"lı, Mutlu bir noel diliyorum. Muju!



24 Aralık 2008

Bildiğin Macharna!


Karanfil Sokak'da bir lokanta vardı 1 sene evvele kadar. Şimdi yerinde işportacılar var. Sadece makarna yapıyordu bu lokanta. Self-servisti, sonra kaldırdılar self-servisi sonra yine koydular falan. Baya yemek yemişliğim vardır orada. Çok çeşit makarna ve çok çeşit sosu mevcuttu, ucuzdu, e sevimliydi de... Kim makarna sevmez ki snuçta! Çok iyi bir fikirdi kanımca, ama neden kapandı, nasıl oldu da işleyemedi anlamıyorum.
Macharna "Kim sevmez ki makarnayı?!" fikriyle yola çıkmış. Hayatımıza giren köşe başı arabaları içinde haşlanmış mısır, hotdog ve waffle'dan sonra şimdi de çeşit çeşit makarna var. Macharna bayiliklerini yakında görmeye başlayacağız mall içlerinde ve sokakta filan. Hatta ben şahsen İstanbul'da IKEA'nın olduğu yerde gördüm, çevresinde oturmuş ufak kutulardan makarna yemeye çalışan insanlar vardı. Macharna işi bununla da bırakmamış. Kutulara koyduğu kuru makarnaları satın alıp, kore eriştesi gibi üstüne su ekleyerek evinizde tüketebiliyorsunuz. Dahası, evlere servis de var. Baya koldan girmişler sektöre yani.
Gün gelir de Macharna'dan bir şeyler yerseniz; beni anımsayınız efendim. İnşallah tadı güzeldir.

Edward Cullen için Robert mı Ed mi?

Tamam pek uzun süre ayrı kalamadım farkındayım ama bunu yazmazsam olmazdı.

Robert Pattinson yerine Ed Westwick Edward Cullen olsa daha mantıklı olmaz mıymış?! Bana çok çok daha uygun bir adaymış gibi geldi. Hem Chuck Bass rolüyle en soğuk yakışıklı ödülünü alabilir kendisi. Bakışsa bakış, soğukluksa soğukluk, tipse tip! Robert'a biraz basar sanki...

Ed Westwick

















Robert Pattinson

Sonra Görüşürüz


Ekşi'ye girdim, Guru'yla mesajlaştım.


Kar yağıyor ve mutsuzum. Siz karın güzel beyazlığından büyülenedurun Sindirellalar! Yarın okula gitmek zorunda olanlar, işe gidenler ne yapacak?! Soğuk, kaygan, ıslak, çamurlu...


Facebook'umu kapattım babam yüzünden.


Ve yazasım gelmiyor şuraya! Bunda 100 tıklamanın 75'inin google image'dan geliyor olması sebep olmuş olabilir. Bilemiyorum. Sadece istemiyorum.


Klasik müziğe ve Gossip Girl'e ve Family Guy'a sardım. HIMYM bölüm yapmaya dursun!


Güzel bir yeniyıl partisi olsun diye diliyorum.


İleriki zamanlarda görüşürüz. Belki çok yakın belki hiç.

21 Aralık 2008

Uçmaya Özenen Bir Aslan


Bir Bilkentli Aslan'ım ben ve bugün derbim vardı. Üstelik önemli karşılaşmalar sıralamamda pek yüksekte yer almayan bir maçtı bu. Asla Beşiktaş'ı gerçek bir rakip olarak göremedim. Uzak bir takım geliyordu bana. Bugünkü maçı Beşiktaşlılarla izledim okulda, Beşiktaş tarafında oturdum. Galatasaray tarafına oturacak kadar bile önemsemedim.

Ne oldu bilyor musunuz? Ben bugün Bilkentli Kartal olmak istedim! Kazanan taraf GS olmasına rağmen Bilkentli Kartal olmak istedim. GS-FB maçında bile sesi çıkmayan Aslanlar bu maçta yine suspustular. Beşiktaş'ınsa taraftarı, cidden takımının önüne geçebilecek süperlikte. O nasıl ruh, o nasıl birlik beraberlik. Tamam biraz daha taşkınlar ama taraftar olmanın hakkını veriyorlar. Heyecanla izliyorlar maçı. Bugün ben Kartal olmak istedim. Zira bizim Aslanlar kendi köşelerinde miskin miskin mırrlıyorlardı.

Maç gol bakımından dolu olduğu için güzeldi bence. Ama onca gol arasında tek bir pozisyon kaldı aklımda ve sonucu gol değil ya, hiç böylesine içime dert olmamıştı. Hani o Nonda'nın bacakları arasından geçen top hani. Anladınız dimi. Ne güzel olurdu o gol olsa. O gol olsaydı ama yenilseydik yine de mutlu olurdum be!

Ayrıca; Milan Baros ne tatlı adamdır, ne sevimli insandır, ne güzel bakmaktadır! Yirim!

Ve her derbide olduğu gibi yine maç skoru tahmin ediyorum diye sadece ilk yarıyı tahmin etmişim.

Taşkınlık demişken, reflüm sağolsun uyuyamıyorum, oturamıyorum, yiyemiyorum içemiyorum. Yemek borum isyanlarda şu ara. Nasıl düzelecek bilemiyorum hiç.

Ve buradan, Beytepe Köprüsü'nün oraya Göz Göz Göztepe Tam 35 yazan arkadaşlara sesleniyorum: NE ALAKA?! Ankara burası, ne 35'i? 06... Tam.

God Bless SSG!

SSG'nin doğumgünü şerefine, bütün çaylaklar şu esnada EkşiSözlük yazarı oluvermişlerdir. Ha şaka mıdır? Ne kadar sürecektir? Bunu bilemiyorum, ama şu anlık bile olsa suser olmuş olmak keyifli. Gerçi ne yazacağımı bilemiyorum şimdi de...

İyi ki doğmuşun SSG!

20 Aralık 2008

Bad Boys For Life!

Dün izlediğim filmdeki olaylar kafamı kurcalıyordu, yazayım dedim. Gerçi yine çok Tatlı su Cosmopolitan'ı gibi olacak yazım ya neyse.Bir sonrakiyle telafi etmeye çalışırım galiba, sanırım.

Filmdeki kıza aşık olan iki çocuk var. Bir tanesi düzgün çocuk, aile kurmaya müsait, sevimli, sevecen. Diğeri ise, asi çocuk. Yakışıklı Allah için ama çocuğu ilk gördüğüm sahnede cenaze evinin tuvaletinde kızlardan birini sıkıştırıyordu filan öyle çakal bir arkadaş. Bilin bakalım kız kimi seçti?! Tabii ki de asi bebeyi. Sonra üzüldü bi ton, ağladı zırları. Sonuçta Hollywood filmi, sonunda kavuştular ama daha jenerikler yukarı çıkarken kızı yine ağlatmıştır o pis herif buna eminim.

Kızların derdi ne?! Neden hep kötü çocukları seçiyoruz ki? Yani kendime bakıyorum, sicilim pek parlak değil ergenlik dönemimin başından beri. Hatta ondan evvelinde bile Terry Granchaster sever bir kimliğe sahipmişim, Anthony bana yavan gelirdi. Nerede tabiri caizse "it, kopuk" var, nerede "asi" var, nerede "gizemli" var kızlar orada. Ne arkadaşlarım var, 2-3 yıllık ilişkilerini bu tarz siyah deri ceketli bebeler için heba etmiş. Şimdi bile öyleyim ben. Tamam düzgün bir ilişkiden çıktım, ki çıktığım insan da pek böyle ana kuzusu sayılmazdı yine de nisbeten "good guy" idi. Ama geneli ölçtüğümüzde keş var, alkolik ve de aşırı sinirli insan var, aşırı gizemli kimseyle konuşmayan var...

Çevremde de öyle... Çocuk kızın peşinden koşa koşa ölüyor resmen, kızı mutlu etmek için canını dişine takmış; kızın aklı kendisini sallamayanda. (burada gönderme vardır!)

Nalet olsun içimizdeki yarı-anaç "Ben bunu değiştirebilirim, kendi şaheserim haline getirebilirim." hissiyatına ya! Ha sonuçta yine olan bize oluyor. Değiştiriyorsun, zevki kalmıyor, sevdiğin çocuktan eser kalmıyor ve sen yine gizemli asileri arar oluyorsun. Ya da değiştiremiyorsun ve çocuğa köpek olup geceleri rüyalardan ağlayarak uyanıyorsun filan.

Valla kızlar, cidden bizim bu yapıyı anlamak zor ya. Ama çekiyor işte bir şeyler ne yapayım. Al işte; Dan var, ne bileyim diğer cici çocuklar var, ben favori olarak Chuck'ı belledim. Serena Chuck'ın olsun. Buffy'de de Spike'ım canım benimdi. Terry zaten vazgeçilmezim. Draco Malfoy ex-aşkım, Edward Cullen desen adam melekten bile iyi olsa eninde sonunda vampir... Ve filmdeki kız olsam ben de asi çocuğu seçerdim. Allah aşkına bu çocuk seçilmez mi ya, bakışlara bak!

19 Aralık 2008

Sinir Krizi Anı



Sabah hasta hissettiğim için gitmedim okula. Çektim battaniyeyi, annem nane limon yaptı ve aşk filmi izledim güzel bir tane. Ama şimdi evde tek başımayım ve bugün gitmeyi planladığım çok yer vardı ve hiçbirine gidemedim ve aşırı derecede canım sıkılıyor. Saat 10'da, ki bu 40 dakika sonraya denk geliyor, Sortie'de parti var. Millet dışarıda okuldaki Yılbaşı partisinde. Bense sabah okula gitmediğim için şimdi babamı arayıp "çıkabilir miyiim" diyemiyorum bile. Ama iyi hissediyorum ve 21 yaşındayım üstelik yeterince param da var-sanırım. Niye diyemiyorum? Neden korkmak durumundayım bu kadar basit bir şeyi bile sorarken? Özel okula gitmenin ve bir sene de kalmış olmanın cezasını daha ne kadar çekmem gerekecek çok merak ediyorum. Kalbim sıkışıyor bunları düşündüğümde. Yurtta kalmak istiyorum, biraz özgürlük istiyorum. :(

İnternette yapacak hiçbir şey yok, çünkü kimse yok. TV'de de hiçbir şey yok adam gibi, sanki prodüktörler de eğlenmeye çıkmış bu güzel cuma gününde. Bazı bazı ödevi olanlar evdeler ama onların da bana bakacak hali yok sanırım. Milleti eve çağırıyorum ve hayatım boyunca duyduğum o lanet olası karşılığı alıyorum : "Çok uzak." Salaklar! Ben sürekli yol gidip gelirken kimseye bir şey olmuyor, ben gelin diyince "çok uzak". Nefret ediyorum oturduğum yerden de, bulunduğum durumdan da. Biraz daha yazarsam iyice nefret dolu bir yazı olacak sanırım. Evimin uzak olduğunu düşünen kimseyi SEVMİYORUM! Hepsinin Allah multi belasını versin ve hayatları boyunca eğlenemesinler. Otobüs beklediğim saatleri, otobüs beklediğim için donduğum ve sabahına hasta olduğum saatleri cehennemde yanarak geçirsinler.

ehso ehso cazip görl!

17 Aralık 2008

Ismarlama... No.3


Aşk abazalığı öyle mi?
Sevilmek ve aynı anda sevmek ne kadar güzeldi değil mi? Sıkılınca aradığın birisi, istediğinde sana sarılan biri ya da öpen biri. Kokusunu, mimiklerini ezbere bildiğin biri ve saçlarının arasından parmaklarını geçiren biri... Şimdi yok diye aç kediye dönmek miydi bunun tanımı? Yani aşk abazası olmanın tanımı.

Miss Dominatrix bu durumu; sürekli aşkı istemek, en ufak aşk kırıntısına balıklama dalmak olarak da anlatıyor aslında. Gerçekteyse yok öyle bir şey kesinlikle. O kadar yoğun hislerden çıkmış oluyorsun ki bazen, üşüyorsun. Sırtına konan ceketi arar oluyorsun, ama bu demek değil ki her sırtına konabilecek ceketi kendine ait kılmalısın! Zaten "aşk" dediğin öyle taşıma suyla dönmüyor ki, bunu senin de bilmen gerekir.

Biliyorum ne hissettiğini. Tekrar sevilebildiğini hissetmek istiyorsun. Ona mecbur olmadığını kanıtlayasın var belki de kendine. Yürüyen merdivenlerde sen aşağıya inerken yalnızbaşına, yukarıya çıkan çiftler moralini bozuyor di mi?! Sen servis beklerken, sevgilisinin gelip almasını bekleyenleri öldüresin yok mu? O varken ne kadar acı çektiğini de hatırlasan, kötü zamanlar da gelse aklına, seviliyor ve seviyor olma duygun biraz da şarkıların dürtüklemesiyle depreşmiyor mu?

Ve sonra ne yapıyorsun, sana bırak ilgi göstermeyi, gözünü kırpan herkese koşmaya çalışıyorsun. Tek damla gördüğün musluktan belki çağlayan akar diye bekliyorsun. Bakıyorsun ki o tek damladan sonra o musluk da kurumuş, suçu kendinde arar oluyorsun. Gece rüyanda göreceğin bir yüz olsun da, ne yaparsa yapsın sana değil mi? Soğukta yanında dursun da... Peki ya sen ve senin hak ettiklerine ne olacak? O kadar deneyimden sonra artık üzmeyecek birisini aramak daha mantıklı değil mi bu işi ille arayarak yapacaksan? Kendini daha kaç kişi için yıpratmalısın? Daha kaç tebessüm kandıracak seni? Bir mesajla, bir selamla mı mutlu olmayı planlıyorsun hayatın boyunca? Bence alakası bile yok. Bence aramadığında, yalnız kalmaktan hoşlandığında, kendi kendine yettiğinde gelecek sana mutluluk. Bence, sen önüne bakarken birisi arkandan yanaşıp senin gözlerini kapatacak kendi elleriyle ve "ben kimim bil bakalım!" diyecek. Bence gelen gerçekten seni hak eden ve senin hak ettiğin adam olacak. Baktığın yerde değil, bakmadığın yerde olacak seni şaşırtmak için. Çünkü aşk denenin olayı bu, şaşırtmak-sürpriz. Beklenmedik anda gelmesi, beklenmedik anda da gitmesi. Dengesizliğini sevmek lazım bu duygunun yoksa soğursun.

Ben senle merhem paylaşmıyorum şu anda. Sadece dışarıdan gördüğümü yorumluyorum. Ben mesela... Sen aşkı arıyorsun da ben aramıyor muyum?! Hayatımın en mutlu anlarından birinde beni arayıp "bitti !" dediğinde sen, ben de "ben de biteceğim galiba. er ya da geç" demiştim, beklediğimden erkendi benim için ama yine de aynı yola düşmedik mi senle? Benimse duygularım farklı. Yani evet, ben de her canlı gibi sevilmek istiyorum ama bende ters tepti büyü. Sen her sevgi damlasına atlarken, ben sevgi damlası mı değil mi demeksizin gördüğüm tüm damlaları uzaklaştırıyorum kendimden. Korkuyorum çünkü. Canım yanacak, o damlalar asit asit deşecekler bedenimi. Susuzluktan ölecek olsam bile kaçasım var damlalardan. Yanmak, acımak istemiyorum. Böyle daha iyi, uzaktan bakmak akan şelalelere. Doğal güzellikler(!)in tadını çıkarmak, hayatı sevmenin bir parçası ama o güzellik ille benim olsun dersem biliyorum bana olacakları. Midem bulanıyor demiştim ya hatırladın mı, ileriyi düşünmek bile zarar veriyor... Bile bile lades diyesim yok artık. Büyüdüm belki de, bilmiyorum. Sevmenin ve sevilmenin getirdiği darbelere dayanabilecek gücüm yok, ayakta durmak bile böylesi zorken. Bakarsın bir gün birisi de benim arkamdan yanaşır ve kapatır gözlerimi, "ben kimim?!" der, kaçacak yer bırakmaz bana... O zaman ne diyebilirim ki? Kaçacak gücüm bile kalmamışken hem de. Ama o kişi gelene dek, her ikimiz için de, biraz ağırdan alalım derim. Beyaz atlı prens en fazla Noel Baba kadar gerçek olsa bile inanamak öldürmez. Yanlış damlalarsa bir zaman sonra zehirleyebilir unutma!

Hayata gelirken bile yalnızdık, çok ağladık belki ama eninde sonunda öğrenmedik mi bu dünyayı ve gülmeyi? Ölürken de yalnız olmayacak mıyız? Bunca zorlama neden ki başı da sonu da belliyken? Bunları bir düşü derim. Yarın görüşürüz.

Koray'dan bir inciyle bitiriyorum: "Hayaaatt bana neden kayıyosunn?!"

16 Aralık 2008

Bugünün Kırıntıları

-Koray'ın gitmesi hikayeymiş ya. Gittiği mittiği yokmuş. Boşa rezil oldu günüm. Boşa telaş yaptım öyle. Neyse, mutluyum, arkadaşım kalıyor! :))

-Saçlarım yine kızıl, daha kızıl, hep kızıl!!

-Bugün boş umutlar peşinde fön çektirdim. Parama oldu olan.

-Servis şöförüyle kavga ettim. Bana diyo ki sen burada (evimden 1 km uzakta) in bundan sonra, ben başka tarafa kardeşimi görmeye gidicem. Ya da daha az gel servise. Okulumun servisinden bahsediyorum. E oha dedim! E soğuk dedim...



-Çok içine gömülerek okuduğum bir kitap vardı Kaos adında, Tubitak'tan çıkma. Meğersem o kitabı bizim HCIV hocası çevirmiş. Gurur duydum. James Gleickk adında bir adamın kitabı Kaos ve Kaos Teorisi'ni, Kelebek Etkisini, Çekerleri ve Fraktalleri anlatıyor. Konuya ilginiz varsa eğer, Rastlantı ve Kaos adındaki diğer Tübitak kitabı ile bir ara nasıl olduysa bestseller olmuş olan Olasılıksız adlı kitabı da öneirirm. Tabii yanına da meze olarak "What the bleep do we know?!" adlı filmi. Dr. Sinan Canan hocamın sunumunu da öneririm ama zor bulmanız. Şansım olsa da ben tekrardan dinleyebilsem o muazzam sunumu! Sanırım bu Kaos, Kelebek Etkisi, Saçaklı Mantık ve Fraktaller konusuna daha sonra daha derin eğilmek istiyorum.

-HCIV demişken, hayatımda ilk kez bir hoca beni çok konuşuyorum diye ön sıralara aldı, ayırdı arkadaşlarımdan. Utandım ama komik de geldi yahu.

-Serçe parmağım uf oldu. :(

-Seyretmediğim dizilerin çoğunun akıbetini reklamlardan biliyor olmam garip geliyor.

-Ankara öyle soğuktu ki bugün, nefes alırken ciğerlerim acıdı.

-The Most Relaxing Classical Music in the World Ever adında bir dosya indirdim, içi tamamen klasik müzikle dolu ve cidden güzel. Bulursanız size de tavsiye ederim çokcana. Tanıdığım ama ismini bilmediğim öyle çok müziği barındırıyor ki anlatamam!

- "Aşk Abazası" diye bir laf duydum. Abazanı olacakmış, neyse, konu o değil. Birisi beni sevsin, ben de onu seveyim diye önüne gelene koşan insana denirmiş. Hmm.. Bu konu hakkında da bir ısmarlama yazacağım ama bu sefer Miss Dominatrix'ime.

-Annem çok hızlı yemek yiyor, anında silip süpürüyor diye babamın yaptığı yorum: Bence anneniz gizli tapir.

-Yine içiçe girmiş bir hafta bu. Çok fazla yapılacak şey var ama zaman yok hiçbirine nedense ve para da yok. Akışına bıraktım, yolunu bulur nasılsa.

-Yılbaşı için harika fikrimiz var. Buraya yazarsam gerçek olmaz diye korktuğum için (bkz.: bottles up!) yazmıyorum ne olduğunu ama umarım gerçekleşir. 20 kişilik hoş bir tatil olur bize.

-Evvel zaman içinde Ugenist'im beni mimlemişti. Bu blogda en sevdiğin şey ne demişti. Bu blogda en sevdiğim şey sanırım resimleri ve bannerı. Hem bannerlarımı hem de özellikle içinde kırmızı geçen resimlerimi çok seviyorum. Çekenlerin veya çizenlerin ellerine sağlık yani. Renkleri de hoşuma gidiyor. Bir de tabii yorumlar. Hoşuma gitmeyen yanıysa yazılarımın çok dar bir alanda olması. Pucca gibi geniş geniş yazmak istiyorum ama şablonum buna elverişli değil. Elverişlisini de bulamadım hoşuma giden. O yüzden buna mahkumum sanki. Ben de IX'i mimliyorum, anlatsın bakalım en çok nesini seviyor blogunun ve nesini sevmiyor?

-Wommanayzır womma womma wommanayzır...

-Bugün serviste ayakta giderken fren yaptı amca, çocuğun teki o hızla ayağıma bastı. Kırıldı sanırım. Ya da öyle bir şey.

-Edward Cullen diyorum, her erkek böyle düşünceli böyle zeki böyle yakışıklı böyle güçlü olsa diyorum. Sonra da düşünüyorum: E Edward'ın bu forma gelmesi için ölmesinden sonra da bir 80 yıl yaşaması gerekmiş, olacak o kadar. Bizim çirozlara fazla yüklenmemek lazım.

-Faber Castell'in hayatımızdaki yeri ve önemi!

-Cemil Meriç okuyun arkadaşlar, Cemil Meriç iyidir. Fransız katıklıdır biraz belki ama dobradır. Kimse bir kadına o adamın yazdığı gibi mektup yazmamıştır.

-Aşkın bile fake olanını yapmışlar,
sosyete pazarında bini bir liraya satılıyormuş diye duydum.
Öyle ki her alanın yanında bir kalp ibaresi:
Anya is in a relationship with Konya yazıyormuş.
Kontör kontör tükeniyormuş yeni nesil aşklar,
parfümün bittiği yerde bitiyormuş anılar.
Millet gönlünü dikiz aynasına maskot etmiş.
Yanan ruhları, havadaki eller şappi şappi diye yeller olmuşlar.
Aşkın bile fake olanını yapmışlar,
uçan kuşlar,martılar üstüne sıçmasın diye naylonla kaplamışlar.
takılan fişlerle biten işlere meze olmuş,
Biri erkek biri dişi olan taraflar,
kameranın çözünürlüğünce empati kurabiliyormuş.
Aşkın bile fake olanını yapmışlar,
Kanserojen diye dokunulamıyormuş.
Steril olsun diye üstüne Absolut şişeleri boca ediliyormuş.
Aşk, mum hissi veren titrek ampüllerden olmuş.
Aşkın da fake olanını yapmışlar ya,
Gerçek olanının artık bir değeri yokmuş.
madeinflack

-Bana döner söylediler bana döner söylediler, beytiden bahsetmediler!

-İnflack'i anlamak...
Bakadalmak- İngilizcesi "stare" olan böyle uzun uzaya birinin suratına mal mal bakmak.
Gözüme girseydin-Çok yakınıma girişmiş kişiye söylenir.

15 Aralık 2008

Gitme!

Moralim çok bozuk. Bütün gün ruh gibi gezdim ve erkeklerin her çeşidinden nefret ediyorum. Ne olduğunu en sona yazacağım.

- Güzel bir şarkıyı bir anda gözümden ne düşürüyor biliyor musunuz? Şarkının Yunancasını duymak. Almışız yine, kendimiz yapamamışız. Buruyor içimi bu. Sevemiyorum o şarkıyı daha fazla.

- 12 Aralık'ta ne çok kişi gitti askere yakın ve uzak çevremden... Yaşlandığımın kanıtı mıdır?!

- Buhulu cam gördüm mü, iz olur falan diye düşünmeksizin bir şeyler ya yazıyorum ya çiziyorum. Buhulu camlar benim yeteneğimi dürtüklüyor, ilham perime mazot oluyor resmen. Parmağımla bir imza, bir bebek bir şey... Kurtuluşu yok o camın benden.

- Artık herkesin siyah beyaz fotoğrafı var. Hem siyah beyaz olunca kusurları da örtüyor güzel oluyor. O yüzden diyorum ki, avatarı-profil fotosu siyah beyaz olan insanlar: Birleşin!

- Bolu diyince aklıma sis geliyor direkt. Babamın sürücülüğüne güvenmesem zehir olur o yol bana ama babam sürerken kendimi masallarda gizem çözüyor gibi hissediyorum o sisler arasında.

- Bu kelimeyi ilk gördüğümde yabancı sanmıştım neden bütün yol boyunca yazmışlar diye düşünmüştüm. Kulağa da bir garip, bir uzak geliyor: Viyadük.

- Bir de dinlediğiniz radyo kanalına tecavüz eden "Şu an XXX Tünelinden geçmetesiniz, iyi yolculuklar.." filan diyen frekanslar var ya. Ne alakasız şeyler onlar öyle!

- Bolçi abartmış, başlı başına sektör olmuş. İlk Bolçi yediğimde bir normali vardı bir beyazı. Şimdi boy boy kutularda bitter, light, fındıklı, fıstıklı...

- Ferhan Pekmen in, Göksu Gül out! Hatta tiksiniyorum Göksu'dan. Keza Pelin'den de.

- UFO reklamlarında Havuç oynuyor ya hani, ne garip dimi?! Çocuk hayvan kadar olmuş, saçları koyu renk olmuş, olsa olsa kara koyun olur, ama hala da Havuç o. Türkiye'nin Havucu!

- Paralar yine değişiyor. Kafası karışık bir milletiz zaten, zırt pırt ismini değiştirerek iyice birbirine sokuyorlar beynimizi. Olsun ama, bu ülkede sıkılınmıyor işte. Eğlenceliyiz.

- Hiç sırtından bardak çektirdin mi sen sırtın ağrıyor diye?! Hiç tülbent bağlayıp sıktın mı başın ağrıyor diye? Eski zaman apranaxları, majezikleri, novalgineleri bunlar! Ama bardak çektirmek çok keyifli, deneyin deneyebiliyorsanız.

- TrT'de "Başarıya Giden Yol" diye bir radyo programı var. Konu SBS ve ÖSS'ye girecek öğrencileri alakadar ediyor. Ne yapmalılar, nasıl çalışmalılar ve ne değişklikler var sistemde...*** Ama program gece 2'de canlı yayın. Ne alakası var ya?!

*** Sistem o kadar nastabil ki, senelerdir başarıya giden yol programı malzeme sıkıntısı çekmiyor. Televole bile daha çok zorlanıyordur be konu bulmaya çalışırken!


Ve gelelim günün salaklığına:
Bir erkeğin sevgiliniz, babanız, kuzeniniz ya da en yakın arkadaşınız olması fark etmiyormuş. Güvenmemeniz gerekiyor! Çünkü en olmadık anda çekip gidebiliyorlar "öyleyken böyle" diyip. Koray İzmir Ekonomi Üniversitesi'ne geçmeye karar vermiş ve bunu ben ona mesaj atmasam öğrenemeyecektim sanırım. En yakınım ya! 7/24 beraberiz nerdeyse, bir tek farklı derslerimizde görüşemiyoruz onlarda da mesajlaşıyoruz bazı bazı. Şimdi adam gidiyor! Gideceğim diyor! Yarın okula gelsin, ben göstericem ona gitmeyi. Pis insan ya! Bunun gibiler yüzünden insanlardan soğudum kimseye güvenim kalmadı şerefsizim. Ne gitmeye meraklılıktır bu! Başı göğe erecek sanki İzmir'e gidince, sanki mutlu olacak. OKURSUN DİYE YAZIYORUM: SALAAAAAAAKKKK!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!
Ayrıca gidersen sen lineerden kalırım, İtalyanca'da o salak mühendis çocuk var ya uzaylı gibi, onunla coppia olurum. Hciv'de elim yorulur notlar eksik kalır, Sakarya'ya kafama estiği gibi inemem çünkü millet yurda çekilir dımdızlak kalırım. Ismarlama yazamam. Kimseyle dalga geçemem Turca diye. Kimseye sarılmam pat diye, kimse de "ellerim donduuaa" diye gelip de yanaklarımı sıkmaz öyle buz gibi. "UUUğğvv!" diye böyle agucuk bugucuk yapanım kalmaz hep somurtuk gezerim. Yanımda güldürecek kimse kalmamış olur. Aptal saptal ağlatıcı filmlere gidecek insan olmaz. Kimse beğenmez küpelerimi, dikkat bile etmezler. Kalpsizi söylerken kimse bana öyle manalı manalı bakmaz. Harikulade desem, zira desem kimsenin ilgisini çekmez, MadArt'ta yalnız kalırım atar yaptığımda kimse "nabıyon lan" demez. Kimin kurduğu cümleleri fesat yanımdan anlayıp yarılırım? Kim benimkilere yarılır söyler misin? Hem az daha dur Uykusuz'u sevmeye, Umut Sarıkaya kim dediğimde anlatabilmeye başlayacaktın. How I Met esprisi yapamadık daha adam gibi, Twilight'ı da okumadın!

Ya nolursun gitme! Lütfen!

14 Aralık 2008

Uykusuz Her Gece

Bir konsere, bir daha fotoğraf makinası almadan gidersem allah benim belamı versin!

Teoman gerçekten çok süperdi. Yani bunu nasıl söyleyebilirim yanlış anlaşılmadan bilmiyorum, ama sürekli değiştirdiği sevgililerini anlayabiliyorum. Bu adam yakışıklı değil belki ama ben böylesine parlayan bir karizma görmedim. Gel beni al diyor.

3 saat ayakta bekledik Jolly Joker Balans'ta sahnenin en önündeki bistromuzda. Sıkış tıkış ortalık. Arkadakiler arada bir cazırdıyorlar yanımdaki devasa çocuğa. Teoman.Com fan sitesinin başkanı gelecekmiş de, ona yer kalmamış da... TeoFan'ın başkanı dedikleri kıtıpiyoz bir şey. Diyecektim "defol git seni sanal alemine rezil ederim!" demedim. Yanımdaki kız da zaten herkesle dost, herkesle arkadaştı. Milleti sakinleştirdi, ehlileştirdi ve daha bir sürü şey. Konser boyunca sigara paketi boşaltmayı da bildi, bir de elleriyle Teoman'a tecavüz etti resmen.

Konser boyunca arkamda kavga çıktı, TeoFancılardan biri üstüme bayıldı. Teoman'ın attığı iki penadan biri önüme diğeri dekolteme düştü. Biri kardeşime biri TeoFancılardan birine. Bir ara Teoman kardeşimi kesiyor sandım, sahneye çıkıp dövecektim. Kardeşimin yanındaki kız da Jena Malone'a benziyordu. Dedim ya, Teoman çok aşırı ötesi karizmatik bir adam, çok rahat. Hatunlar gözleriyle yiyor adamı. Hele Duş şarkısını söylerken ortamda belirgin bir libido artışı gözlemlemedim değil. Bir de Teoman soğuk adam. İnsan bir konuşur, hoşgeldiniz der filan... Yok! Geldi başladı çalmaya, arka arkaya söyledi tüm şarkılarını "gecenin sonu" dedi son şarkıyı söyledi gitti. Bu kadar.

Biz önde oturalım diye babam Smirnoff şişesi açtırmak durumunda kalmış. Şişenin fiyatını filan geçtim ama annem ve ikisi, ki annem içemez, bir şişe votka bitirmişler. Küfelik anne-babayla çıktık konserden. Zaten konser 2'de bitmedi diye ortamı polisler basmış, izdiham filan ama bizimkiler gülüyorlar. Çorba içirdik onlara, biz de yemek yedik ve gece 4'te dolmuşa bindik eve dönmek için. Kadıköy'e döndük, babam su birikintilerinin içine filan zıpladı çocuk gibi. Dolmuşta önümüzde oturan kel herifin kafasına vurmaya çalışmasından bahsetmek bile istemiyorum. Çok komiktiler.

Yine sabahladım yani en kısa haliyle. Haftada 2 kez çıkmak kesinlikle benlik bir şey değil, hele üstüste bu kadar geçe kalmak çok pis çarpıyor beni. Kulaklarım halen çın çın çınlıyor.

Tatilim bitti, yakın zamanda yola çıkacağız Ankara'ya. Bütün tatil boyunca en ufak ders notuna ilişmediğim için ve perşembeye Lineer sınavı, cumaya Hciv essayi, bir dolu ödev ve bir yandan da Nilay'ın doğumgünü olduğu için iki ayağım bir pabuçta gezmeyi planlıyorum. Postumu, bayram boyunca blogumu yalnız bırakmış kişilere sitem ederek kapatıyorum.

-Uykusuz almamıştım ama gereksiz spoilerlar sayesinde artık almamın bir anlamı da kalmadığını hissediyorum. İpek ve Burak bile gerçekçi değil artık, karikatürden ibaret olduklarını çok iyi belli ettiler!

Görüşürüz!

Sen hiç güneşle konuştun mu?
O farkında değil, ama karşısına geçen yanıyor!
Nereden mi biliyorum?!?! ;)

13 Aralık 2008

Oldcity



23.30- Sahnede birileri var. İnsanlar gülüyorlar. Çok da dolu görünmüyor.

23.45- Sahnedekiler indi. Mekan da iyice boşaldı zaten. Minnacık yerde bir biz varız bir de 2 grup daha.

00.00- Mekan dolmaya başladı. O da nesi?! Güneş mi doğdu ne?! Tanıdık yüzler görüyorum sanki!!

00.15- Jukebox sahneye çıktı. Ses biraz fazla gibi ama iyi başladılar. Biralarımız geldi. "Kız öpüyo mu bunu ya?! "

01.00- Jukebox harikulade. Tuvalete gidicem, kalkıp gidemiyorum. Bir sonraki şarkıya hep..

01.30- Herkes ayakta zıplayarak şarkı söylüyor. "Yalan dostum aşk diye bişeyy yoook!" Nasıl yok?! Bu ne peki?!

02.00- Okuldaki cool çocuk ipini koparmış gibi dans ediyor sahne önünde! Şarkılar manyak derecede güzel. Yerimde duramıyorum. Nerede Tekilam?!

02.45- Kuzenler sıkıldı. Yaşlılarla gelmemek lazım böyle yerlere :) Son dinlediğim şarkı Ele Güne Karşı. Gözlerim yaşlı, ağladım gene. Son kez etrafa bakıp çıkıyoruz mekandan. 3. bira fondip.

03.12- Balans'tayız. Buğday birası var önümde. Bitse de gitsek. Gerçi 90-60's hits çalıyor. Her şarkı tanıdık. Az daha duralım. I'm not ready to go home yet.

04.00- Oyh sonunda arabadayız. 10 dakikadır arabayı bulmaya kasıyoruz.

04.10- Anaaağmmm başım dönüyor. Dur İnfi, dur kusma sakınnn!!

04.38- Evde olmak güzel şey tabii! Dolapta neler var acep?!

05.00- Bloga yazayım yaa! Yarına unuturum kesin. Hatta unuttum bile.

05.13- Haydin iyi gecelerr! Teoman sonrasında görüşürüz! Cool Kid'iyse anca salı günü lineer'de görürüm. Hayata bak yaa! ooff ki oof yani!

12 Aralık 2008

İisstaanbuuulll Elinden Öpeerr!



21 yaşımda bir Ankaralıyım ama hayatımın 3'te 1'i de İstanbul'da geçti. Senelerdir gider gelirim ve her seferinde ayrı bir his, apayrı bir tattır damağımda İstanbul. Gerçi şimdiye dek hiç çook uzun kalmayı istemedim, düşünmedim. Bunalmışımdır genelde burada. 3-4 günden fazlası bayar, sakin şehir insanıyım nihayetinde. Bu sefer ne oldu bilmiyorum ama içimde coşan "medeniyeett" bağırtıları sayesinde belki de yaşayabilirim burada diye düşünür oldum. İstanbul'da yetişmiş olmak çok farklı bir hadise olsa gerek. Bu gürültüde, bu kalabalıkta ve bu yoğunlukta. Yapacak o kadar çok şey var ki! Aslında "İstanbullu" olup, yapacak çok şey varken evde oturmayı tercih etmek istemem. Yine de... Ankaralı olarak, ki İstanbul yanında Ankara "taşra" olarak adlandırılır(mış), bilemiyorum. Hislerim çok karışık. Tenim nemli havaya alıştığında ve ben de martı sesiyle uyumaya alıştığım zaman belki olabilir.

İstanbul kömür kokuyor. IKEA'ya gittik gelir gelmez. 1.75'e HotDogları ve sınırsız kolamızı indirdik mideye. Oradan eve geldik ve uyudum. İlk günüm bu kadarcık. Bugünse geç çıktık evden ve İstinye Park'a gittik. Açılalı çok zaman oldu ama ben ilk kez gördüm burayı. İlk başta "bildiğin alışveriş merkezi işte yaaa!" diyordum ama asıl yerine gidince oturdu taşlar. Yukarıdaki "Cadde"ye çıktık. Karşımda hayvan gibi FENDI, GUCCI, Louis Vuitton, DeBeers, Dolce&Gabbana... Cadde kenarındaki arabaların modelleri de öyle böyle değil. Kopmressor'ler var, X5'ler... 2000 YTL'lik ayakkabılar ile, 90.000 Euro'dan başlayan arabalar arasında ağzım açık gezdim bir süre, sonra üşüdüm içeri girdim. Gerek yok bu kadar rüyaya.

Sonraaaa... BAMBİİ!! Islak Hamburger, kaşarlı döner dürüm, kaşarlı dilli tost ve atom denince akla gelen ilk yer Bambi. Karnımız doyduktan sonra da Nevizade'ye geçtik, içtik biralarımızı, şarkılara eşlik ettik kalabalık bir aile olaraktan. Bir ara Nevizade tabelasını "Nevizeyd" diye okumamsa kesinlikle birayla alakalı değil.

Beyoğlu'nun 7/24 süren o büyülü havası eşliğinde nohut-pilavımızı da yedik. Issız Adam'ın sonunun geçtiği Atlas Pasajı'ndaki sinemaya gittik baktık kardeşimle. Zaten her yerde Issız Adam posterleri, her yerde aynı şarkılar çalıyor: "Bana yalan söğöyledileerr, bana yalaağn sööğöyledileer kaderden bahsetmedileeğeeer!!" Beyoğlu'nda herkes birer Issız Adam. İki de travesti gördük. Ama öyle böyle değil, babama sakalı dururken makyaj yapsam daha çok benzer kadına, öyle iki travesti. Biri yanımızdan geçerken boğazında balgam topladı. İğrençti evet.

Yarın Oldcity planım gerçek olacak gibi. Kuzenler olarak gitmeye karar verdik. Düşüncelerimi yazarım. Ertesi gün de Balance'ta Teoman konseri varmış ona girmeye karar verdik. Bugün konserin olduğu yerde ilk kez Buğday Birası denedim. Tadı meyve aromalı bira gibiydi sanki. Hoştu. Tavsiye edebilirim.

Varsa, "İnfi, Ankara'ya dönmeden kesin uğramalısın." dediğiniz yer, oraya da gitmeye çalışırım.

Bu arada aklıma süper bir fikir de geldi, dönüşte uygulamaya koyacağım. Ama tamamen Kızsal Hadiseler.

10 Aralık 2008

Yolcu Yolunda Gerekirken



Yola hala çıkmadım, şaşıracak bir durum değil bu. Beni asıl üzen Oldcity planlarımın suya düşecek olması. Dün 3 hatun Tunalı'ya eldiven-atkı almaya çıktık ve içinde eldiven ve atkı olmayan 2 torba kıyafete bütün paramı harcadım. Bana para yaramıyor! Harcanıp gidiyor hepsi. Su mübarek! Dün bir de Melis'in özel hayatına çok derin şekilde dalış yaptım, artık incik cincik kalmadı aramızda. Yakındır kendisine de bir "Ismarlama" yazmam.

Yılbaşına daha var belki ama plan yapmaya başlamamız gerekiyor. Hazır kimsenin planı yokken milleti bağlayıp, bir ev kiralayıp arkadaş arasında çılgın parti verme fikirlerim muhtemelen suya düşecek. Ama uğraşmayacağım manasına da gelmiyor kesinlikle. Öyle bir şey organize etmeliyim ki "abiii 2009 yılbaşı manyaktı yaa! hatırlıyo musunuz?!" denmeli yıllar sonra.

Hmm bakalım işte. Çantamı yerleştireyim ben. Kısa ve niteliksiz yazdım yine farkındaysanız. Bakmayın kusuruma, İstanbul'dan bildiririm!

9 Aralık 2008

10.000


10.000'inci ziyaretçim de gelmiş. Kim acaba diye merak etmiyor değilim. Tıklayan herkese ve başta Google olmak üzere buraya yönlendiren tüm sitelere teşekkür ederim.
Thanks for visiting!
Grazie per la visita!
Vielen Dank für Ihren Besuch!
Merci de votre visite!
Благодарим за посещение!
Bedankt voor uw bezoek!
תודה על הביקור!

Mee Mee!!

Bu blog varken geçirdiğim ikinci bayram bu, ama diğerini daha çok seviyorum. Kurban Bayramı, biraz daha rahatsız ediyor beni. Özellikle dedemi ziyarete giderken Esenboğa'ya, yol üstünde kurbanlarını kesenleri görmek mahvediyor beni.

-Bu bayram misafirlerden yakınmayacağım, çünkü çarşamba günü İstanbul'a gidiyorum.

-Harçlıksızlıktan yakınmayacağım çünkü ilk kez anneannemden ve dayımdan harçlık aldım. Bayramın ay başına denk gelmesi çok süper bir hadiseymiş meğersem.

-Toplu mesaja doydu telefonum, ben de attım kendi mesajlarımı. Buradan AVEA'ya teşekkür ediyorum. O ve beleş mesajları olmasa arkadaşlarım mesajsız kalacaktılar.

-Bayram gelenekleri arasında çikolata, şeker yemek güzel ama likör içme durumu bir de çay beni mahvediyor. O kadar çok çay içmeyi de sevmiyorum, likör içmeyi de. Tekel'in nane ve muz liköründense daha bir nefret ettim gün itibariyle. Midem yanıyor cayır cayır.

-Bayramın "Ne giycem yaa öff" olayından da nefret ediyorum. Bayramlık alma alışkanlığımız yok, olsa bile ben babamın verdiği parayla gider kot-converse-sweatshirt alırım. İşim olmuyor öyle abla giysileriyle pek. Bayramdan bayrama kafama kakılıyorlar sadece. Bir de kardeşim fazla güzel olduğu için iyice yerin dibine itiliyorum. Hatun elbise ve topukluyla gidiyor bayram ziyaretine, ben okula gittiğim gibi.

-Bayramın gündemi yine benim saç rengim, kilom ve evlilik tarihimdi. Öeh!

-Son 4-5 senede bir sürü kuzenim oldu ve benim varlığımdan bile haberdar değil birkaçı. Amerika'da yaşıyorlar, ben onların resimlerine bakıp bakıp "oyy ben yirim ki bunuuu" diyebiliyorum sadece.

-"Kızım kalk yardım et bakayım halana!",
"Allahaşkına hazırlamayın bir şey, deli gibi doluyuz..",
"Ay olur mu canım, hatrım için yiyin. Bak çay demlendi bile, hadi..."

-Yaklaşık 15 sene evvel, babamın ve diğer komşularımızın kesmek üzere ortaklaşa aldığı koyunu evcil hayvan sanıp, kendisiyle duygusal bağ kurmam ve bayram günü yanlışlıkla kesileceğini öğrenip peşinden kendimi yerlere atmam, ağlama krizlerine girmem sonucu o günden beri hiç kurban kesmedik.

-Kurban bayramından rahatsızlık duymam üstüne "Burger King'deki Whooperlar plastik allahtan!" şeklinde tepki almaya çok alıştım. Yine de rahatsızım. Belki sadece çok göz önünde olduğu içindir. Kendimi savunacak bir verim yok elimde, hepsi senelerdir çürütülüyor. Sadece, rahatsız oluyorum. Bu engellenebilir bir durum değil.

-İnşallah cuma günü Taksim'deki Oldcity'ye gidip Jukebox adındaki methini çok duyduğum grubu dinleyeceğim. Ama inşallah!! Nolur nolur!?!

-Ailemi seviyorum, onlar da bayram öğleni uyanıyorlar.

-Meee meee!! Az kanlı, capcanlı bayramlar...

6 Aralık 2008

Gol Olur





Gördüğünüz gibi blogum Yeni Yıl için dekore edilmiş durumda. Bu halinden rahatsız olan arkadaşlardan şimdiden özür dilerim, önümüzdeki ay blogum normal haline döndüğünde görüşürüz umarım. Bir sene içerisinde atlayamayacağım önemli günlerden biri de yılbaşı. Aslında bende biraz Noel Ruhu denen şeyden de var. Daha evvelki yazılarımdan da anlayabileceğiniz gibi fazla Amerikan filmi izleyerek büyüdüm, yandaki playlistteki şarkıları dinleyerek mutlu oldum, her sene ağaç süsledim ve 10 yaşıma kadar da Noel Baba'yı gerçek sandım. Kimi insan "ööö yabancılara özeniyo, pis salak, bzim adetimizden değil böyle şeyler" falan gibi ilginç yorumlarda bulunuyorlar bu sevgimle ilgili. Özenmek mi? Özenmek evet, böyle denmek isteniyorsa böyle densin, benim için sakıncası yok kesinlikle. Silent Night dinlerken içim kıpraşıyorsa, ağacı süslerken heyecanlanıyorsam ve gece 3'te kalkıp ağacımızı izliyorsam eğer... Kimin bu güzel hislere ne isim taktığı, ne kadar hoşnut olduğu ya da olmadığı pek umrumda değil.



Noel yazımı Noel'e bırakıyor ve günün anlam ve önemine geçiyorum: AROG...

Gittim. Gördüm. Geldim.
İyi mi kötü mü? Arog'dan ne beklediğinize bağlı olarak değişir bu sorunun cevabı. Sonda yazmam gerekeni başta yazayım; filmde emeği geçenleri okudum tek tek. Toplasanız 10 tane yabancı kişi yok, herkes Türk. Bu beni çok gururlandırdı çünkü aşırı bir animasyon var filmde. Müzikler etkileyici dyebilirim, zaten filmde oynayanların yarısı müzikle de ilgilenen duayenler olunca normal bir durum sanırım. Filmin sonu daha güzel olabilirmiş ama sanki sonunu uzatmak istememişler gibi çat diye bitiveriyor film. Çok methedilen futbol sahneleri gerçekten de iyiydi. Yalnız, giden kızların %90'ının dikkatini çekeceğinden emin olduğum bir "Spartalı" abi vardı ki, onun ismini bir öğrenmek lazım. Gözlere ziyafet söz konusuydu. Nil iyi, Ozan Güven iyi, Özkan Abi biraz silik kalmış, Cem Yılmaz karakter olayında aşmış, Özge Özberk yok gibi bir şey... Ölümcül derecede TTNET ve Avea reklamı var filmde dikkat çekici özellik olarak. Yani göze soka soka reklam yapmışlar, o derece. AŞŞŞŞırı iyi göndermeler var, tabii anlayana. Özellikle belirtmeliyim ki filmde "küfür" sayılabilecek 2 kelime filan zor geçti. Konuk oyuncular şaşırtıcı ve hoş olmuşlar. Ve asıl soru: Komik miydi?! Giderken bir Recep İvedik'te güldüğünüz gibi altınza sıçırtcak şekilde yarılmayı beklemeyin. Elbette tebessüm eksik olmuyor yüzünüzden ama "yarılmak" denen hadiseyi doya doya da yaşadığınız söylenemez. GORA'yla kıyaslarsak, Gora'nın küfürleriyle güldük daha çok, aynı küfür miktarı bu filmde de olsa bunda da gülerdik sanırım. Filmi izlerken Cem Yılmaz'ın bu küfürlerin çocukları etkileme olayına ne kadar takıldığını anlıyorsunuz zaten. Komik değildi diyenlere çok güzel şekilde sokacak bunu belli ki.

Kısacası: 10 üstünden 6 komedi, 9 animasyon ve 7 puan da konu ise, ortalama 7.3 puanlık bir film izledik.

Salak Kız


"Why does it always rain on me?"


Ne gereği var ki diye düşündü kız... Her şey yolunda giderken, rahat mı battı da kendi yoluna taşlar koyuyorsun? Tamam, kalp önemli mevzu, şakaya gelmez elbet, ondan diyorum zaten neden? diye. Sıkıntıları atlatana kadar geçirdiğin krizler esnasında hiç mi öğrenmedin bir şeyler! Hem yaşın kaç başın kaç senin ki? Lise bebesi gibi uçurumdan atlamak yakışmakta mı sana?

Kendi kendisini sorguluyordu durmadan. Yine hata yapmıştı, ama bu sefer kendisine. Kafası uzun süre sonra bulutsuzken, tutmuş fırtına çekmeye çalışmıştı beynine. Gökyüzüne bakıp gülümseyebilen kızın gözleri uzağa daldığında düşünceleri farklı bir yönde, olmaması gereken bir yerde toplaşıyorlardı. Kız düşüncelerinin hakimiyetini ele aldığı anda suçluluk hissi telefon klübesinden fırlamış Clark Kent edasıyla benliğini sarıyordu.

Rahat uykuların yerini hayal olmaktan öteye gidemeyecek toz pembe sahneler almıştı şimdi. Sahnelerin pembe tozunu yutan kız, uyandığında tozla dolmuş ciğerlerini boşaltmak için öksürükten cezalar verir olmuştu kendisine. "Sabahları onu düşünerek süslenebileceğim birisi olsun istiyorum." derken bunu kastetmemişti. Daha basitti istediği, daha insani bir şeyler olmalıydı, ama yok! Kader tabii ki de yağmur çiselesin isteyen bu kıza selle karşılık verecekti. İçinde boğulacağını bile bile sele tüpsüz dalış yapmaksa kızın kendi dangalozluğundandır.

Beyninde gün içinde dönen Roma İmparatorluğu ile Current Assets arasında nefes almaya çalışırken şimdi burç uyumları okuyası geliyordu mesela. Not tuttuğu defterin arka sayfasında, sınav tarihleri ve ödevlerin hemen yanında, isimler yazılarak bakılmış dandirik ilkokul falları belirmeye başlamıştı. Bunlar tehlike çanlarıydı onun için. Sınıfa girerken "Yine geç kaldım, off yoklamaya imza atabilcem mi ki?" diye soramıyordu artık. "Acaba derse geldi mi ki?" diyerek sol ayağıyla giriyordu kapıdan içeriye. Sandalyeyi çekemediği zaman gülen kız, şimdi ilk denemede oturamadığında kızarıyordu.

Kitaptı hani? Hani yalancıktan bir karakterdi? Kız kendi yalanına dolanmıştı. Bir başkasına yalan söylersen eğer, özür dileme şansın vardır iş ayyuka vardığında. Ya şimdi? Kendinden mi özür dileyeceksin sen aptal?! Uyuyamadığında ne olacak? Canın yanmaya başladığında özür dilesen kaç yazacak? Bak bakalım hele, rezervde gelişine akıtacak gözyaşı kalmış mı? Ruhunun derinliklerinde bir Melih Gökçek mi var nedir? Kızılırmak'tan mı karşılayacaksın umutsuzluğunun getirdiği hıçkırıkları? Salak!!!!

"Al işte!" dedi salak kız kendi kendine... "Kırılan dökülen olur mu demeden, ne getirir ne götürür demeden, düşünmeden kendi kendine konuşan bir ahmak oldun çıktın." Aynaya bakınca dumanlar altında görüyordu kendisini. Biliyordu olacakları ve olmayacakları. Kuşlar şarkı söylemeyecekti güneşli günlerde, kendisi cam kenarında ceylan dostu yanındayken saçlarını taraması esnasında... Rüzgarın uçurduğu mendili bir beyefendice bulunup, koklanıp, kaçamak bakışlarla eline tutuşturulmayacaktı... Ne olup bittiğini anlamadığı bir anda "Call me :)" yazmayacaktı kimse avcuna 11 haneli bir numara ile... Yaşadığı acıyı perdede görüp görüp ağlayacaktı bir süre sonra yine. Ağlayacaktı eninde sonunda. Ağlayacaktı sabaha kadar. Anlatacak da kimsesi olmayacaktı yine, yastığı dinleyecekti hıçkırıklarını ve muhtemelen duvarı sarılmaya çalışacaktı kıza. Kendi mazoşistliğini gıdıklamak adına resimlere bakacaktı salak kız, falcılara para dökecekti, sabahları giyinip süslenip öğlen olana dek kendinden nefret etmiş olacaktı yine, yine şarkılarda dalıp gidecek ve aptalca düşünceleri arasından kum çıkaracaktı.

Umrunda mıydı?

Olsaydı bu kadar saçmalığı buraya yazar mıydı?

4 Aralık 2008

Yalnızlık Bazen Güzel...



- Tiramisu ne demek biliyor musunuz? Evet tatlı da, yani anlamı ne?
Tira= Pull
mi= me
su= up... Beni yukarıya çek demek, mutlu et modumu düzelt gibisinden.

- Ali Desidero'yu da bilirsin sen şimdi dimi? Hiç düşündün mü desidero ne ya diye?? "Desiderare" İtalyancada "istemek, arzu etmek" manasına geliyor. "desidero" ise 1. tekil şahıs çekimi. "İstiyorum" demek yani. Ali İstiyorum, Aliii iii i, Ali istiyorum!

- Arkadaşlarım arasından kimlerin akademik kariyer yapmak istediğini gördükçe halimize acıyorum. Akademik kariyer yapanlar hep en yüksek notlu ya da en zekiler sanılır ama değil. Nerede "ben işte çalışamam öyle" diyen var, onlar akademik oluyor. Notu yüksek olanları firmalar kapıyor ki zaten.

- Off çocuk gibi hissediyorum. Lisede bile bu kadar değildim ben. Bir hayalperestlik, bir ergenlik sarmış ki dörtbir yanımı, sormayın yani.

- Her evde bir kaşındıran, sert battaniye; her dolapta bir boğaz kaşıntısından öldüren boğazlı kazak vardır değilm mi? Bir de küçükken, ağzı dar kazağım vardı nefret ettiğim. Annem onu giydirmek isterdi hep ama kafamı geçirirken saçlarım çok acırdı.

- Anne lafı: "Acı olmadan güzellik olmaz." Bu lafı ilk kez, 8 yaşımdayken "fön çeken abi saçlarımı çok acıtıyooo..." dediğimde duymuştum. Narin saçlarım varmıştı benim de, ota boka acıyormuş.

- Bir gün boş sokakta kendi kendime klip çekerken çok pis yakalanacağım, onu bekliyorum.

- Çok iğrenç bir his ve de görüntü: çorap üstüne giyilmiş parmak arası terlik. Biraz Ninja Kaplumbağalarvari.

- Bir de şu kalın ve uzun spor çorapları vardır ya beyaz olan, onlar bana hep büyük gelir, topuk kısmı yukarıda kalır Aşil tendonumun olduğu yerde potluk yapar; ona sinir olurum ben.

- Eylüldü, ekimdi anladık. Kasım oldu, hava sıcak dedik sustuk. Ulan Aralık oldu, hava buz gibi, bu sinekler neden hala yaşıyor?! Evrim geçirdiler sanırım, kemik filan çıktı herhalde. Montla mı dolaşıyorlar nedir?!

- Cem Yılmaz'ın Tamamen Duygusal reklamını hatırlıyor musunuz? Hani bir zamanlar, Telsim varken... O reklam şimdi çekilse, o yaşlı Cem dese ki "Peeehh ben Youtube'u açıkken bile gördüm!" dese. Olmaz mı ki? Güzel olur be, komik olur...

- O değil, AROG geliyor yarın ama benim biletim yok hala. Hiç de sevmiyorum böyle geçe kalmayı. Herkes izlemeden evvel izleyeyim ki milletin yorumlarına maruz kalmayayım. Osmanlı Cumhuriet'i komik değil duygusal dediler gidemedim.

- Sokakta satılan AROG ve Osmanlı Cumhuriyeti dvdlerinden Ankara havası çıkıyormuş. Vatandaş bunun önüne geçilmesini istemiş. Bre andavallar, korsan almak zaten suç, bir siz misiniz çakal?

- Ümit Andavala

- Ümit de nerelerdedir şimdi? Bir baktık Mohikan (ki bu kelimeyi ilk kez Ümit'in saçıyla birlikte öğrendim.), bir baktık "bak ne diyo Kayahan abi" diyor falan...

- Otisabi'yi okuyup, öğrendiği taktikle kız tavlamaya çalışan var mıdır? Tavlanmaya çalışılan kızın da Otisabi okuru olması ihtimali ve sonuçları nelerdir?!

- Sigara içmeyen nargile bağımlısı olmak. Buyum ben.

- Klavyenin içine pislik kaçması ne kötü bir şey yahu.

-" Baris Durgun is hayat, emirates stadinin yaninda bi sahada arkdaslarinizla top oynarken arsene wenger'in sans eseri sizi begenip premier lig seruveninizi baslatmasi olsa." diye yazmış bir arkadaşım.

- Kardeşim üniversiteye başlarken ilk tembihim şu olacak: "Kolay taklit edilebilir bir imza bul kendine."

Bazen gökyüzünün pembesi ve turuncusu; yere yaklaşmış kocaman turuncu bir ay; esen ılık rüzgar yalnızken güzel. Sahilde yürümek yalnızken güzel ve düşünmek... Düşünmek kesinlikle yalnızken güzel. Arkadaşlar gibisi yok belki ama kitap okumak yalnızken güzel. Başını cama dayayıp yolu izlemek, özel bir gece için kendini süslemek, ağlamak ve hatta bazen müzik bile...

Yalnızlık bazen güzel...

3 Aralık 2008

Kronoflack


Ben Geowyns'ten gördüm, Geo da başkasından arak yapmış bu formatı. Aslında epey tanıdık bir hadise eğer Uykusuz okuyorsan. Kişisel kronolojimtrak denebilir. Geçmişime ufak bir yolculuğa başlıyoruz.



- Son 119 nolu otobüsü beklediğimden beri 2 saat...

- Sınav heyecanı yaşayalı 1 gün...

- Bir daha ölsem topuklu giymem diyeli 10 yıl, 8 yıl, 7 yıl, 5 yıl, 4 yıl, 2 yıl, 1 buçuk yıl, 10 ay, 7 ay ve 4 gün...

- İlk sigaramı içeli 5 yıl...

- Sondan bir önceki sigaramı içeli 4 yıl 11 ay...

-Son sigaramı içeli 10 gün...

- İlk kez bir arkadaşıma hastanede refakatçilik edeli 1 aydan fazla...

- Son ağlayışımdan beri 2 hafta...

- İlk kez ÖSS'ye girdiğimden beri 5 yıl...

- "Gazeteci olcam ben!" dememden itibaren 9 yıl...

- Sözlüklerde yazmaya başlayalı 2 buçuk yıl...

- İtalyanca öğrenmeye başlayalı 4 ay...

- Telefonumu titreşime alalı 3 ay...

- Kedilerimle vedalaşamadan babam onları uzaklara götüreli 3 yıl...

- Canım Husky'miz Sarky evden kaçalı ya da kaçırılalı 5 yıl...

- Dövmemi yaptıralı 2 buçuk yıl...

- İlk kez Tekila içeli 9 ay...

- En büyük hayalim olan LoSh'u açmaktan zorla vazgeçeli 3 ay...

- İlk kez saçlarımı boyattığımdan beri 3 yıl...

- 3 arkadaş Büyük Kolej Felsefe Kulübü'nü kuralı 6 yıl...

- Buz patenini bırakalı 12 yıl...

- Baleyi bırakalı 15 yıl...

- Dans etmeyi bırakalı 7 yıl...

- Yurtdışına çıkmayalı 4 yıl...

- Shakira'yla kendimi kıyaslayıp, onu rakip olarak gördüğüm günün üstünden 8 yıl...

- Balığım Fishflack Vixen Hakk'ın rahmetine kavuşalı 7 ay...

- Blog yazmaya başlayalı, şekil itibariyle 6 ay...

- Babaannemi kaybedeli 3 yıl... (oha!)

- Berşanist ile tanışalı 2 buçuk yıl...

- Çizgifilmlerdeki gibi ıslık çıkaracak mı acaba diyip derece patlatalı 8 yıl...

- Canım sıkılıp bütün evi talk pudrasına bulayalı 9 yıl...

- Deist olduğuma karar vereli 6 yıl...

- Okuldan gelip evvela Rosalinda sonra Vahşi Güzel izlemek için koştur adım eve geleli 6 yıl...

- Vampirlere hayran olmaya başlayalı 13 yıl...

- Yazı yazmayı sevmeye başlayalı 15 yıl...

- Hayatımda ilk kez ve son kez ameliyat olalı 15 yıl...

- Ilgaz Dağı'na çıkarken arabanın kayması ve dönmeye başlaması sonucu ölüm tehlikesi atlatalı 10 yıl...

- Müzik zevkim oluşmaya başlayalı 21,5 yıl...

- İlk kez TV'ye çıktığımın üstünden 20 yıl...

- İlk kez sahneye çıktığımın üstünden 15 yıl...

- İlk kez gazeteye çıktığımın üstünden 7 yıl...

- Ve bu yazıyı yazmaya başlayalı 12 saat...

olmuş/geçmiş. Enteresan?!

2 Aralık 2008

Beni Ciddiye Almayın

1) Dünkü sınavımı merak eden varsa; beklediğim kadar kötü geçmedi. En az D alabilecek kadar bilgi yazdım kağıda, hiçbir soruyu da boş geçmedim.

2) Eclipse adlı Twilight'ın 3. ve ama Türkçeye çevrilmemiş kitabına başladım. PDF dosyası okumak çok zor ama en azından bu, diğerleri kadar hızlı bitemeyecek. 25 sayfa sonra gözlerim acımaya başlıyor çünkü ekrana bakmaktan.

3) Kafam şu anda cidden baya iyi. Haftaiçi içmeye çıkmamam lazım sanki. Ama yapacak bir şey yok. Bayram var diye millet en güzel zamanda "memleket"e gidiyor. Yine bana yalnızlık. Tolga Ankaralı çok şükür, ama sanmıyorum ki beni görmek istesin.

4)Serhat dedi ki: "Abi herkesin anası bacısı var diye hatunlara bir şey yapmıyor tinerciler.. Kimsenin mi Babası, abisi filan yok?!"

5) Dilimde aft çıkmış. Bu isimde bir grup yok muydu? Uzun saçlı solistleri vardı filan. Acıyor dilim. :(

6)Otobüse binip, kartı basıp, otobüs hareket ederken kartı yerine sokmaya çalışırken aynı anda yürümek. Ankaralı olmak bu olsa gerek.

7) Paramore diyorum, Decode diyorum. Yan tarafta listede yerini almaya hak kazandı diyorum. Ayrıca piyano olayında Yiruma diyorum, River Flows Into You diyorum zira her duyguyu barındıran bir eser.

8) Sakızı bir çiğnemeye başladım mı bırakamıyorum! Ağzım ağrıyor, tadı yok oluyor sakızın. Bir güne bir sakızla başlayıp aynı sakız ağzımdayken günü bitirdiğimi bilirim.

9) E How I Met Your Mother'ın s04e10 Nerde? Bulamadım!? :/

10) Dünyada benden daha büyük insan kalmamış gibi hissediyorum. Özellikle hoşlanılası erkekler arasında. Herkes küçük benden. Bu kadar yaşlanmış olamam ya. 22 bile değilim ki!!! Nerede bu insanlar? Nerede yaşıtlarım?

11) Falcı hatuna 30 YTL bayıldığımda 2 Aralık'ı not al çok büyük bir gün olacak hayatında dönüm noktası olacak dediydi. Bu mu büyük gün allasen?!

12) Ex-Türk Tarih Kurumu başkanı geldi, onun konuşmasına gittim. Ana düşünceler: Türk olmak güzel bir şey, Ermeni Soykırımı diye bir halt yok, TTK başkanları espritüel olabiliyor.

13) Az sonra babamlar gelip ağzıma edecekler bu saate dek neredeydin diye. Halbuse haber verdim ben, neden azarlanacağımı bilemiyorum.

14) Hava neden soğuk ki? Sıcakken daha güzel.

15) Ben en çok ayak bileklerimden üşüyorum. Tüm vücudum örtülü olsun, ayak bileklerim açıksa donarak ölürüm. Titrerim en azından.

16) Yalnız olmaktan hiç hoşlanmıyorum. Evet, ben bana yeterim, yetiyorum da... Ama konu o değil, hayat çift kişilik yaratılmış. Sıcaklığı özlüyor insan zaman zaman. İster istemez.

17) Yarına deli gibi İtalyanca ödevim var. Tabii ki de tarih dersimde yapacağım. Tarih demişken; yazın çıktığım tekne turu vardı ya, orada tanıştığım çocuklardan biriyle aynı sınıftayım. Tesadüfün böylesi!

18) Aynı şarkıyı günde kaç kez dinleyebilirsin sen? 76 rekorum. Muse-Unintended. Sonra 52 ile Guns'N Roses geliyor- Don't Cry. Şu an çalmakta olan Decode'u 31'inci kere dinliyorum. "Loop" olayı süper.

19) Yanlış anlamalara asla engel olamıyorsun, bir yerden sonra "amaaan" diyorsun ve kim neyi nasıl yorumlarsa yorumlasın diyorsun ya: O an güzel işte. O an dürüstçe.

20) "Şu an çok sarhoşum, istediğin her şeye doğru cevap verebilirim. Bana soru sor." Bu lafı duyduğunda aklında soru kalmaz

21) Ellerim donarken, azarlanmama dakikalar kalmışken, Hala Decode çalarken, Kafam iyiyken, Yine param kalmamışken haftasonuna dek ve önümde bir Rotaract toplantısı varken, bayram sonrasına değin sınavım yokken, ağzımda halen aynı sakız varken, az sonra diziport'ta kendimi Kyle XY'a verecekken, ben her zamanki gibi yalnızken... Hepinize saygı ve sevgiler. Resim yok yine.

"What kind of a man you are? If you are a man at all!?!"
Yok böyle bir laf ya!
ALL RIGHTS DESERVED by INFLACK

Bu sitede yazan her şey yazarın kendi hayatı, hayal dünyası, geçmişi ve geleceği ile alakalıdır. Kar amacı güdülmemektedir. Resim sahiplerine ise buradan teşekkür etmekteyimdir. Yazılarım herhangi yasal şekilde korunmadığı için elbette bana sormadan etmeden kopyala yapıştır yapabilir, altına kendi adınızı yazabilirsiniz. Ama vicdanınız buna el verecek mi?! Şirret hayaletim öbür dünyada yakanızı bırakacak mı?! Bunları bir düşünün derim. Hepinizi öperim MUJU!