31 Aralık 2009

Ve Yine Bitti...

Yahu tuvalet kağıdı gibi zırt diye bitiyor yıllar, dur-durak bilmeden geçip gidiyorlar. Ne ara 365 tane gün geçti de yenisi geldi anlamıyorum ki!? Ya da bana artık 365 gün az geliyor bir yıl için. Gün sayısının arttırılmasını talep ediyorum. Zaten bir geyik vardı, artık 16 saatlik süreyi 12 saatte yaşıyormuşuz da ondan günler aslında kısalmış gibisinden; tüm kalbimle inanıyorum öyle olduğuna. Her neyse, olmuş bitmiş bir şey artık. Geçmiş gitmiş, ne yapalım yani?!



Yeni seneyi sevmem için şunlar lazım:

-Çayyolu Metrosu'nun bitmesi.
-İyi bir yerde staj bulmam.
-Hoşlandığım yaratığın benden hoşlaşması :)
-Final notlarımın iyi gelmesi ve ikinci dönem de mutlu bir ders yarı-yılı geçirmem.
-Melih Gökçek'in kararıyla otobüs saatlerinin gece 01.00'a dek uzatılması.
-Daha sunumlu ama daha az rapor yazmalı dersler...
-Kapaklı, kırmızı, teknolojiye biraz daha ayak uydurabilmiş bir telefon.
-Güzel tatiller.
-İç huzur (zenginlik budur)
-İzleyince hayatımı değiştirecek bir film ve bir albüm.
-Güzel konserler.
-Verilen kilolar, daha rahat spora vakit ayırabildiğim bir program.

Aklıma başka gelmedi. Dünya barışı filan istemem ben, amin dediğim en olmayacak doğa Çayyolu metrosu. Bak araba bile istemedim düşünün yani. Neyse bakalım...

Herkese mutlu ve huzurlu bir sene diliyorum. Her sene aynı şeyler, biliyorum ama dilemekten öteye gidemiyoruz işte. :)

İyi eğlenceler...

29 Aralık 2009

Sevgili Olabilite Ölçer


Yeni yıl dilekleriniz, Hıdırellez kağıtlarınız, dualarınızi, doğumgünü mumu üflerkenki dilekleriniz...

Hepsinde sevgili var ya hepsinde. Benden başka "ortalama yapiym bu dönem!" diye doğumgünü mumu üfleyen var mıdır bilmiyorum da, çok fazlanızın "şöyle hayırlısından iyi huylu güzel yüzlüsünden bi sevgili dinimiz amin!" diye içinden geçirdiğinizi biliyorum. Ben de geçiriyorum bazen. Hep olmasa da, insan ve de duygusal bir dişi insan olduğum için içim akmıyor değil yolda el ele vermiş çift görünce.

Neyse, efendim ben bugün yine Odtü Köprüsü'nün altında can çekişirken, soğuğun da uyuşturucu etkisiyle hayallere dalmıştımdı ve aklıma şu geldi: Bir alet olsa ve o alet karşınızdaki kişinin sizin sevgiliniz olabilme potansiyelini gösterebilse. Sevgili Olabilite Ölçer diyebiliriz kendisine. Kısaca SOÖ.

SOÖ'ye kişisel bilgilerinizi, düşüncelerinizi girseniz mesela. Sonra karşınıza çıkan ilk kişiye doğrultsanız. Algılama yeteneği sayesinde SOÖ 2 dakikada size bu adamın müzik zevki size uyar mı, aile yapısı sizi bayar mı, onun beklentileri arasında sizin gibi biri var mı ve dahi kafasında başka bir hatun var mı... Bunları çatır çatır yazsa. Siz de günlerce ve gecelerce onu tanımaya kasmasanız, olmayacak dualar için amin demeseniz ve yolunuza devam etseniz? Hayalkırıklığı ortadan kalksa...

Bir ilişkinin o ilk başını özleyenler vardır yalnız kaldığında. Ben ne o evreyi, ne de o evreye varabilmek için geçen çırpınış evresini seviyorum. İlişkiler bence ortasından başlamalı. Telefonda "alo" demeden başlayabilmelisin konuşmaya yani. "O benim hakkımda ne düşünüyor" cümlesini gün içerisinde 1923848723 kez sormadan hareket edebilmelisin. Yapacağın hareketleri "onun hoşuna gitme ihtimali olanlar ve olmayanlar" diye ayırmaya çalışmak yerine artık karşındakini tanıdığın için ne zaman ne yapmaman gerektiğini bilebilmelisin. Uzun süredir arkadaşın olan kişinin kıyafetini ödünç alıp alamayacağını bilmen gibi bu da.

Karşında birisi var. Hoşlanıyorsun ama emin de olamıyorsun, çünkü tanımıyorsun. Geçmişini bilmiyorsun. Ne sever, ne sevmez bilmiyorsun. Belki Coca-Cola yerine Pepsi tercih ediyordur... Belki 8 Parmağı vardır sol ayağında, belki yuvarlanarak uyanıyordur sabahları, belki en sevdiği bardağı soğutmak için aniden soğuk suya tutup çatlatmıştır ya da belki de bunu yapan birisini küçümseyecek bir yapısı vardır!? Nereden bileceksin. Umabiliyorsun sadece. Emin olduğun tek şey tipi karşındakinin o anda. Kocaman bir belirsizlik balonu. Patlatmak için iğnelerini çıkarmaya bile korkuyorsun.

Çünkü patladığında yüzünün yanmasından, gözlerini yaşartmasından korkuyorsun. Daha evvel başına geldi çünkü. Tekrar olmasın istiyorsun. TEMKİN! evet evet, olayın adı temkinden; temkinli olmaktan geçiyor. Sarıyor mu seni paranoyalar!? Bittin! Çünkü artık sürekli bu bilinmezlikleri düşüneceksin, yani onu düşüneceksin. Onu düşündükçe kafanı ondan alamadığını fark edecek, ona resmen takacaksın. Belki aşık bile olacak ya da olduğunu sanacak; kendi kendine işkence edeceksin.

Bunlar olmasın işte. Sevgili Olabilite Ölçer çıksın ve bu dertler son bulsun. Ben de kahve falıma dilek dilerken gönül rahatlığıyla "Production'dan geçeyim, güzel bir yerde hayırlı bir staj bulayım.." diyebileyim.

28 Aralık 2009

Umut yok Rocky! Umut YOK!!

Derslerim bitti. Artık "Final Dönemi", artık okul yok. Sevinemiyorum ama.

Umut etmeyeceksin arkadaşım işte. Boşuna olduğunu bilerek kendine gaz vermeyeceksin. İçinden geleni dillendirmeyeceksin ki bozulmasın. Artık buna tüm kalbimle inanıyorum. Eğer ki bir şeyi çok istersen, ama olmadan hakkında konuşursan olacağı varsa bile olmaz. Her türlü terslik olur ve bozulur.

Kaç zaman sonra ilk kez tam manasıyla "budur!" diyebildim. Daha bugün anlatıyordum ya, daha bugün! Ne kadar kusursuz olabileceğini bugün söylüyordum birilerine. Ne oldu? Tabii ki bozuldu. Tabii ki anında kaçıverdi o büyü, o heves yok oldu anında. Yine mideme oturan bir taş, yine nefes alışların yetmemesi, yine kendini sokaklara vurma isteği...

Ne olurdu sanki olabilecek olsaydı? Mutlu olsaydım. Biraz yüzüm gülseydi de ondan sonra normale, normal nemrutluğuna dönseydi şu hayat? Hayır, olmaz. Seray umuyorsa olmamalı. Seray hayal ediyorsa gerçek olamaz. Seray istiyorsa, o koca dilini tutmayı öğrenene kadar bu lanetle yaşamak zorunda. Umut Sarıkaya'nın mutsuzluk tanımı gibiyim. Mutsuzluğun karikatürü benim şu anda. Dışarıdan bakınca kesinlikle durumum çok komik ama içi beni yakar. Yakar kül oldurur, bittirir. Kusursuzu buldum dediğin yerde olabilecek en büyük kusur, en büyük engel gelir tepene çöker.

Öfffff kendimden, hayattan, sevmekten, şenlikten, hevesten... Her şeyden soğudum. Sadece dışarı çıkmak, müzik dinlemek ve içmek istiyorum. İyi ki yılbaşı geliyor. Yılbaşına gözlerimde yaşlarla, çevrem kalabalık ama kendim yalnız gireceğim.

En azından 2010'da yaşayacaklarım sürpriz olmaktan çıkar bu şekilde.

HÖF!

26 Aralık 2009

Hızlı Geçiyor Günler...

Günlerimi anlatmaktan adam gibi yazı yazamadığımın farkındayım ve durumdan rahatsızım ama bunları da yazmazsam olmaz gibi geliyor. Son 2 günümü anlatsam yeterli olacak sanırım, zaten işin bütün vitamini son iki günde. Çarşamba günü 23 sayfalık Marketing raporunu teslim ettikten sonra kendimi salıverdim zira.


Perşembe günü...


Okuldan sonra akşamleyin Bilkent Bowling Turnuvası'na gittim Roll House'taki. 4'er kişilik 15 takım yarıştı. Ben bowling konusunda pek başarılı bir insan olmadığım için "hırssız ve sadece eğlence odaklı" olan sevgili grubumuz Musluk Contaları'nda yer aldım. Skor tablosu aşağıdaki gibiydi. Biz toplamda 800 küsür puanı zor geçerken birinci olan takım 1180 puan yaptı. Buradan bir kez daha Bilkent Domuşuklarını kutluyorum. :)



-------o-------o-------o-------o-------o-------o-------o-------o-------o-------


Oradan eve döndükten sonra annemlerle Opus'a gittik. Bir süre yanıma yaklaşmadılar gerçi. Uzaktan bakıyorlardı bana. Arkadaşım bi ara "ya şurdaki adamın alnındaki yansıma beni ürkütüyo resmen" dedi. Arkamı döndüm, babamı gördüm gösterdiği yerde. "Hmm o ürkünç şey benim babam :/" dedim ve bütün masa yarıldı tabii... Neyse, konumuz o değil. Konumuz One Woman Orchestra...


Bilmem duydunuz mu daha evvel. Bu hatun tek başına müzik yapıyor. Kendisi şarkıcı olduğu kadar beatbox da. Ayağının altındaki pedalları kullanarak kendi çıkardığı sesleri kaydediyor ve bu sesleri söyleyeceği şarkıya altyapı olarak kullanıyor. Sonra da gitarıyla başlıyor şarkısını söylemeye. Her şarkı için aynı şeyi yapıyor üşenmeden. Şarkı aralarında "Türkiye'nin ilk ve tek kendinden altyapılı şovu..." demeyi unutmuyor. Tamamen tek başına müzik yapıyor ama çıkan müzik fevkalade oluyor.


Baya karanlık çıkmış lakin biraz dinlemek isterseniz buraya tıkladığınızda bizzat benim çektiğim videoyu dinleyebilirsiniz. (izlemek namümkün) Şarkıdaki bütün sesleri o anda kaydediyor bu deli hatun.
-------o-------o-------o-------o-------o-------o-------o-------o-------o-------


Cuma günü...


Üstünde uzun süredir heyecanlandığımız 50's-60's Kostümlü Partimiz vardı Dib Sahne'de. Şahsen ben beklemiyordum bizim dışımızda konsepti sallayacak birilerinin olacağını. İnanır mısınız, 250'ye yakın kişi bildiğin özenle giyinmiş, herkes 50'lerden 60'lardan fırlamış da gelmiş. Ben kendimi çok özendim sanıyordum, anneannemin elbise dikmesi, saçlarımı bigudiletip o salak alete sokturmam filan ilginç gelmişti ama resmen sönük bile kaldım partide.

Bedrock, çalan grubumuz ki kendileri Bilkentlilerden olma güzel bir topluluk ve şahane seslendirdiler playlisti. 50'ler ve 60'ların en gözde Rock'n Roll parçalarından oluşan repertuarlarıyla millet iyice kendinden geçti. Ben de Dib Sahne'nin ne kadar hoş bir yer olduğunu keşfetmiş oldum. Güvenlikten sorumlu Mehmet abim vardı mesela, onunla iddiaya girdik. Benim bir çıkışımda 5 kişi gelir içeriye uğurluyum ben dedi. E hadi dedim. İddiasına girmezsek olmaz dedi, tamam dedim. Adam daha kapıdan çıkmadan 12 kişi içeri girince ben de paşa paşa bir ona bir kendime içecek aldım. :) Bir de kasada duran, mekanın sahiplerinin kızı vardı, Çankaya Siyaset'te okuyan. O nasıl güzel saç rengidir anlatamam. Kızıl hastalığımı bilen bilir, o kızılötesiydi cidden de, kıskandım. :/

Bizim partiden sonraysa mekanın kendi grubu Discolonga çıktı. Kanunla, klarnetle ve elektro gitarla rock yapan enteresan bir gruptu, böyle biraz Dolapdere Big Gang havasında. Onlar da baya coşturdular açıkcası.

Kısacası manyak bir parti, güzel bir mekan, sevilen dostlarla bize hoş bir gün hatıra kaldı.

20 Aralık 2009

Brittany Ölür... Bu işler bitmez... Bu kafa yoğun... Ama hayat güzel... Mi?!

Brittany Murphy ölmüş ya! Kim bilir kaçınız "o kimdi ki?!" diyeceksiniz. Resimde gördüğünüz, bir Girl, Interrupted'ın bir 8 Mile'ın bir Little Black Book'un ya da bir Just Married'in ördek dudaklı, miniş hatunuydu. Twitter'da bir Amerikalı, her ne kadar Brittany yerine kıza Britney diyip dursa da, doğru demiş: 2009'un nesi var böyle?! Herkes ölüyor resmen! Tamam biraz "şey" bir laf da... Michael Jackson'dan beri çoğumuzun daha fazla ölen sevilmiş artiste tahammülü yok pek.

Bu ara kendimi öyle yoğun ve böyle bütün hayat beni boğmak için çaba harcıyormuş gibi hissediyorum ki inanamazsınız ve böyle, belki de üzülüp geçeceğim haberlar bende şok etkisi yaratıyor. Sunumlarımın ve proje teslimlerimin bitmesini, ardından 50's-60's Partisinin başarılı ve eğlenceli şekilde geçmesini, sonra sınavlarıma adam akıllı başlayıp, aradan yılbaşını da başarı ve eğlenceyle çıkarıp, finallerime girmeyi ve sonunda "NİRVANAAAAAAAA!!" diye bağırmayı istiyorum zira bunları yazarken bile yoruldum. Her gün, her saniye düşünüp "ne nasıl olcak!" diye düşünmesi daha bile yorucu.

Artık çok daha yoğun bir insan da olacağım için yılbaşında kendime kullanımı kolay bir ajanda, kocaman bir takvim, mantar duvar tahtası (lüzumlu şeyleri yazmak için) ve mümkünse bir de asistan istiyorum. Bana hatırlatsın "bugün bunlar şunlar var, yarın da şunları yapmanız lazım Seray Hanım" diye. Yapacak şey kısa zamanda ve çok olunca akılda tutmak zorlaşıyor çünkü. Beyin katılaşması hissediyorum, sanki suyu kaçtı kafacığımın. Sanki canım beynim büzüştü, güneş altında kalmış sümüklü böcek gibi böyle kıtır kıtır oldu gibi. Kafatasımı çizip acıtıyor sanki, başım öyle ağrıyor.

Halbuki hayat güzel olmalı. Anneannem güzel bir elbise dikiyor bana parti için. Çok zamandır okumak istediğim ve rafımda sabırla beni beklemiş olan Katre-i Matem'i okuyorum ve cidden güzel bir kitap. Dün anneannemin Ankara'nın en güzel yerindeki evinde kaldım ve 2 dürüm çiğköfte yiyerek hayvani içgüdülerimi bastırdım. En güzel yeri dedim diye böyle saray gibi filan sanmayın. :))) Çevre Sokak bilir misiniz? Farabi filan? Cinnah'tan içeriye dönünce. yürüyerek 10 dakikada Tunalı ya da Atakule, 15-20 dakikada Kızılay. Hadi onu geçtim, kadının yan apartmanında Manhattan ve New Castle var. Manhattan'da Soul Project çıkıyor, e New Castle da güzel bardır. İleride November var hala bir türlü gidemediğim bir Irish Pub olarak ve 5 tl'ye DVD kiralayan ama kiralama için üyelik istemeyen bir DVDci var. 2 adımda da çiğköfteci var. Ama bunların yalnız başınayken bir manası yok tabii. O evde bunların tadını benimle çıkaracak birisiyle yaşayabilmek isterdim. İnanılmaz olurdu.

Neyse, sıkmayayım sizleri daha fazla. 500 Days of Summer'ı izleyeceğim. Bu kadar işin arasında yapacağım bunu, evet. Çünkü az evvel günlük ders çalışma şeyimin sonuna geldim. Zaten de aklıma yazacak bir şey gelmiyor ne oraya ne buraya. Ha bir de MAD'in yeni dönem başkanı olmak gibi korkunç bir işe bulaştım. Hayırlısını diliyorum.

Ve...
R.I.P. Brittany! =/

13 Aralık 2009

Ağaçsız Yılbaşı

- Mandalina olmasa ben nasıl c vitamini alırdım bilmiyorum. Tembel meyvesi demişimdir, diğer zahmetli meyveler gibi değildir. Ki ben öyle bir tembelim ki mandalinanın çekirdeklisine bile gelemem. O bile zul bana... Mandalina dediğin kolay soyulan, tatlı ve çekirdeksiz şişko parçalardan oluşacak.

- Kuzeni de yolladık askere. Tekirdağ'a gitti yavruşum benim. Tam da planlı hayat yaşıyor herif. Mezun oldu, iş buldu, nişanlandı şimdi de askerde... Planın devamını tahmin etmek fazla kolay. Halbuki bak bana... Öyle miyim? Yarınım bile belli değil! Benim dengesiz hayatımı geçersek eğer: Bütün 331. Dönem askerlerine şimdiden hayırlı tezkereler!

- Bir insanı yaralamak için, üzmek için yapmanız gereken en kolay şey ona onun size verdiği değeri vermemektir. Gerçi bunu bilinçli olarak yapamazsınız. Şahsen kırıldığım kişiler oluyor bu sebepten ama onlara kızamıyorum çünkü madalyonun o tarafında o kadar çok durdum ki, elden gelen bir şey olmadığını biliyorum. Bazen ıkınsanız bile karşıdakine o değeri veremezsiniz, içinizden gelmez. Yapacak bir şey yok. :/

- "Yılbaşında napcan?!" Bu soruyu çok duyuyorum bu ara ve cevabım fiks: BİLMİYORUM! Kimse de bilmiyor anladığım kadarıyla. Zaten bu sene nedense hiç yılbaşı ruhum da yok. Çok da tın yılbaşı. Evde ağaç bile süslemedik. 22 senedir ilk kez ağaçsız bir yılbaşım oldu artık. Türkiye'de olduğu gibi evde de değişen şeyler var sanırım. Babam "özentilik olarak görüyorum, hem de çok zahmetli oluyor ve siz yardım etmiyorsunuz o yüzden bu sene çıkarmayacağım ağacı..." dedi. Şimdi burada bazı konuları açıklığa kavuşturmam lazım:

1) Baba, sana tabii özentilik gelir ama bana gelmez. Ben doğduğumda o ağaç vardı orada. O hayatımın bir parçasıydı. Ben Noel Baba'yı Aziz Antonius muymuş da yok Hıristiyan mıymış vs diye sevmedim ki! Karda kışta gece gece hediyeler getiren tonton bir dedeydi o benim için. O süsler ben daha din ne demek, yabancı ne demek bilmezden evvel girerdi rüyalarıma. O şarkıların anlamlarını bilmeden ezberlemiştim Jingle Bells'i filan. Şimdi nasıl alırsın ki elimden benim olan şeyi özentilik diye. Ben özenerek sevmedim ki, vardı o zaten. Sen zamanında özenmişsin, beni ortama doğurmuşsun şimdi vazgeçiyorsun. İş mi!?

2) Hiç yardım etmiyorsunuz deme! Ediyoruz. Koyuyoruz süsleri sonra sen gece bizim yaptığımızı beğenmeyip tüm süsleri çıkartıp baştan takıyorsun tek başına. Tabii ki senin yaptığın çok daha güzel oluyor da, nasılsa çıkaracağını bile bile neden takalım? :)

3) Bu senelik böyle olsun bakalım. Benim odamda kendi minicik ağacım var. Gerçeğinin yerini tutmasa da var işte. 2-3 de şarkı indirdim mi, ve ışıklarımı aktım mı kendi odamda Noel Ruhu'nu yakalarım. Gerisi Allah kerim.

Yılbaşı için önerisi olan varsa da alabilirim. Bizimkiler ev ayarlamaya çalışıyorlar ama içimden bir ses o yalan olur diyor zira ben geçen sene ev kiralayıp parti yapma peşinde çok koşmuştum. Ankara'da 20 öğrenciye tek geceliğine ev kiralayacak zihniyet henüz gelişmiş değil.

- Dün hayatımın en entelektüel günüydü sanırım. Bowling oynadım, oradan P&G Live Class'in Marketing ayağına gittim ve 4 saat pazarlama üstüne bir seminer dinledim. Oradan çıktım arkadaşlarla oturduktan sonra Bilkent Senfoni Orkestrası'nın Wagner konserine gittim. Yorgun olmasam çok daha zevk alacağım bir konserdi. Konser iyiydi iyi olmasına ama Almanca operalık dil değil. Buna karar verdim.
- Sezin ya herif her cümlenin sonunda tsttss! diye bitirmek zorunda kalıyor. Almanca hiç operalık dil değil ya.. İtalyanca halbuki ne güzel...
* Ayrıca bu Tolstoy salak resmen yaa!!!
*&-: Puahahahahah!


- Erasmusa gidişler yaklaşıyor ve ben her geçen gün daha da yalnız hissediyorum. Burada sadece 1-2 kişi kalacak bildiğim, sevdiğim, her anımı geçirmek isteyeceğim. Onların da olmadığı anlarda ne olacak bilmiyorum. Sanırım yalnız yiyemediğim öğle yemekleri yüzünden epey kilo verebilirim :) Her işte bir hayır vardır!!

- Annem "Seray senin perdelerin ardında üst üste dizilmiş imgelerin var mı?" diye sordu. Hala ne demeye çalıştığını çözmeye çalışıyrum. Sanırım kafa buluyor benimle. "Yok valla bir tülüm bir güneşliğim var, iyi öyle.." dedim. Güldü.

- 25 Aralık 2009'da Dib Sahnede kostümlü 50'ler-60'lar partimiz var, Bekleriz... :)

10 Aralık 2009

Biri Beni Çözsün


Yazılar yazıyorum. Konuşup duruyorum, sürekli bir şeyleri anlatıyorum. Aslına bakarsanız anlatmaya çalıştığım şey kendimim. "Ben"i anlatmaya çalışıyorum. Sözcüklere sığdıramadığımı şarkılarda arayıp, şarkılarda bulamadığımı başkalarının yazılmış ve basılmaya değer görülmüş 3-5 kuruşluk kitapları arasında arıyorum. Tek bir derdim var, o da anlaşılmak galiba.

İnsanlar der ki "daha ben kendimi tanımıyorken başkası nasıl tanısın?". Benim böyle bir derdim yok. Ben kendimi biliyorum, ama kendimle tanışmak ve hatta barışmak zor oldu. Bazen hala bir çekişme olmuyor değil kendi içimde ama sonunun selamete bağlanacağını biliyorum. Kardeş kavgası gibi... Yıkıcı boyutlara bile gelse kendi içimdeki kavgam 2-3 saat sonrası yine eskisi gibi güllük ve gülistanlık oluyor. Yetiyor mu? Yetmiyor. Beni sadece benim bilmem bana yetmiyor. Sadece bir kişi arıyorum. Bir kişi ki beni çözsün.

Nicesini dinledim, nice insan var beni çözdüğünü sanan. Şu blogda okuduğuyla çözdüğünü düşünenler var mesela ya da sadece okulda görerek... Bu bana garip geliyor; nasıl bir peşin hüküm yeteneği? Buralarda zaten herkes kendini insan sarrafı zanneder, sonra da beklemediği bir hareket görünce şaşırır, karşısındakini de dengesiz ilan eder ve kötüler. Ya da kimisi hayran olur hemen. Bende kendini, kendinde beni görenler var mesela. Doğrudur, varımdır, varızdır... Hepimiz aynı genden değil miyiz? Elbet ki benden bir parça sende, senden bir parça bende, onda ve de şunda... Ama asla tamamı değil. Gördükleriniz, okuduklarınız, duyduklarınız, dinledikleriniz... Bunların hiçbiri benim tamamım değil. Tamamımı ortaya koymak benim elimde belki, belki de değil. Belki de yalnız ben ve beni yaratan bilmeli benim kim ve ne olduğumu. Ben yine de bir şans vermek istiyorum diğer herkese ama anlatma yeteneğim sınırlı. Gördüğünü tasvir etmek gibi kolay değil insanın kendisini tasviri; kelimeler yetmeyebiliyor bazen ya da bazen de... Bilmiyorum, korkuyorum anlatmaktan. Bazı şeyler de içimde kalsın diyorum, ama içimde kalırsa yine beni eksik bilmeyecek misin? Üstelik stabil de değilim, sürekli değişiyorum. Bildiğin kadarı bile değişiyor, düşün artık.

İşte, o bir tek kişiden beni anlamasını, beni çözmesini ve mümkünse benle bir olmasını istiyorum. Beklediğim bu benim şu hayattan. Herkesten değil, sadece tek bir kişiden. Sen beni bil, ben seni bileyim; bildiğimiz bizi birliğe, birlik bizi dirliğe götürsün olmaz mı? Tümümü çöz ki bütünle beni, tümümü çöz ki çöz ellerimi, çöz dilimi...

Hep ikilik birlik için
Bak iki göz bir görüyor!
Bir ise dirlik için
Bak iki göz bir görüyor!

8 Aralık 2009

Sinir Olurum!

Sınavdan çıktım, 2 gecedir 3'te yatıp 7'de kalkıyorum; Bu sabah için bir yazı yetiştirdim sabah da quiz vardı falan filan işte. Bunlar bazı sinirimi titreten sıkıcı detaylar. Bu detayların arasına kaçmış ve kürdan yardımıyla çıkarmak istediğim şeyler de yok değil. Mesela fark ettim ki kendimi zorla aşık etmeye çalışıyorum, oluruna bırakamıyorum. Sanki "fazla zamandır yalnızım, bu iş kendiliğinden olmazsa ben kendi işimi kendim de hallederim..." der gibi. Yakınlarda buralara aşk cümleleri dökmeye başlarsam, bilin ki bir gariplik var bende. "Bu adamı sevebilirim." dediğim kişiler var çevremde ama aşık olmanın öyle seçmece işi olmadığını da bilecek kadar dizi-film izledim, aşk romanı okudum ben. Zorla olmaması için elimden geleni yapacağım ama burada "control freak" tabir ettiğimiz bir başak burcu hatunu var içimizde; nasıl laf anlatırım bilmiyorum. O bastırdıkça ben frenleri sıkıyorum.

Bu başak burcu hatununun bir sinir olduğu şey de haksız kazanç. Kim olmaz bundan rahatsız değil mi? Ben olmazdım efendim, işin boyutlarını görene dek asla olmazdım ama artık çıldırıyorum. Belki eskiden ben de pek çalışmadığım içindi, bilmiyorum. Makyavelist yaklaşımlarda bulunurdum haksız kazançla ilgili ama artık bir dürüstlük neferi olmaya doğru ilerliyorum. İnsanlar bir şeyleri elde etmek için çalışmalılar. 10'luk istiyorsa 1'lik bile çalışsa çalışmıştır der yardımımı esirgemem. Ama sen projeyi okuma, benden özetini al, quizi benden okuduğunla yap, akşamki sınava çalışma, hazır kopya bul sonra da sayfalarca kopyanda bulamadığın yer için bana mesaj çek ve sen bunları yaparken benim gözlerim yazı okumaktan ağrıyor olsun: sevmem seni artık. Öğrenci dediğin kopya çeker ama bu kadar adice değil. Kızdım.

Üniversiteyi bitirip hala dahi anlamındaki da ile çekim eki -da'yı ayırt edemeyen kişilere ne denli kızıyorsam, bu emeksizlere de o denli kızıyorum.

O denli kızdım ki asıl ne yazacağımı unuttum öf ya!

5 Aralık 2009

Yollayın Kitapları, Raflar oh çeksin!

Atılım Üniversitesi Atılımcı Hukukçular Topluluğu' nun işbirliği ile düzenlediğimiz,
3. "Kütüphanesiz Okul Kalmasın Kampanyası" dolayısıyla
Kırıkkale'nin Keskin İlçesi, Cumhuriyet İlköğretim Okulu' nda gerçekleşecek kütüphane kuruluşu için
Raflarda kendi halinde duran tüm kitaplarınızı bekliyoruz..
İletişim:
0505 789 59 04
0506 984 50 61
http://pireliblog.blogspot.com

Evet, madem okumayı seviyorsunuz ve vaktinizi bloglarda harcıyorsunuz; Eminim bir sürü okunmuş kitabınız vardır! Onları yollayın diyorum. Zaten kitap toz yapar, yollayın kurtulun valla...

2 Aralık 2009

Nickimi Çalmışlar!

Yaklaşık 4 senedir birçok internet sitesinde ve son olarak blogumda ve Ekşi'de kullanıyorum ben bu nicki: inflack'i yani. Hakkımda internette yapılmış bir sürü tanım var gerek blogla gerekse de benimle ilgili. Facebook'ta kendi ismim altından "benimle ilgili ne hatırlıyorsunuz?" yazdığımda çıkan anıların çoğu Seray'la değil inflack'le alakalı oluyor. Bir marka olmuş artık, üstünde inflack yazan t-shirtlerim var. (Anne, altın rengili olanı bulamıyorum!!!)

Ve şimdi başıma hiç beklemediğim bir şey geldi. Tamam daha evvel de olup olmadık sitelere nickimle kaydolanları görmüştüm. Dert değildi onlar. Her ne kadar kullanılmamış bir takma ad bulmaya çalışsanız da birileri onu almaya kalkıyor sizden. Ondandır her gittiğim yeri bu nickle işaretleyişim. Bu seferse durum farklı. Bir rapçi çıkmış, nicki inflack! Ne yapacağım ki ben şimdi?

Yani onun ünlü münlü olması durumunda ne olacak? Kendisine facebooktan ve youtube'dan mesaj attım "arkadaşım yaptığın işler hoş lakin kullandığın nick bana ait diye, başka nick bulaydın keşke, kız nicki bu artık..." şeklinde...

Cevap şu şekilde:
"yaw wallah hic bilmiyordum baska inflack war diye.. cok arastirdim rapci ismi bulmak diye.. sonunda bunu buldum.. hosuma gitti.. ayrica bu kiz nicki degil ..!"

şimdi nickimden vazgeçmeye niyeti olmadığına mı yanayım? Türkçesinin olmadığına mı yanayım? Artık facebookta ben çıkmıyorum inflack yazınca... Evvela o çıkıyor. Bu arada Özer Aydoğan da bana facebooktan mesaj atmış, nasıl bulmuş ben de bilmiyorum, zorlanmış olmalı. Halbuki beni bulmak kolay olmalıydı. Çok kolay olmalı. Şimdi kafamı vuruyorum oraya buraya, neden facebookta kendime grup açmadım diye.

Şu an aklımdan geçense kendime bir domain satın almak. Yoksa bu gidişle onu da kaptıracağım. Ya da kendi ismimle iş yapmaya ve yazılar yazmaya da başlayabilirim. Belki de geride kalmalı artık inflack ve ben Seray olarak devam etmeliyim yazmaya. Peki ama o zaman onca üye olduğum site ne olacak? Adımı bilmeyip bana inflack diye seslenenler ne olacak?

Pff bilmiyorum, resmen olmayan ünüm ya da varsa da toptan sanal olan ünüm adına endişelenmeye başladım. :( Neden inflack ismini almış ki o? Başka nick mi yok dünyada ya? Anlamından bile bihaberdir kesin. :(

Bana bir yol gösterin n'olur!? İçim sıkıldı bu konu yüzünden.

Ek: Herif Almanya'da yaşayan 16 yaşında bir Türk imiş.
http://inflack.uboot.com/blog/inflack bu da blog sitesi, tipe bakınız. inflack okurken artık aklınızda bu canlanır efendim, hadi hayırlı olsun. :( Ota boka inflack yazmış janjanlı, daha benim öyle janjanlı fotoğrafım olmadı be altında nickim yazan. :(
ALL RIGHTS DESERVED by INFLACK

Bu sitede yazan her şey yazarın kendi hayatı, hayal dünyası, geçmişi ve geleceği ile alakalıdır. Kar amacı güdülmemektedir. Resim sahiplerine ise buradan teşekkür etmekteyimdir. Yazılarım herhangi yasal şekilde korunmadığı için elbette bana sormadan etmeden kopyala yapıştır yapabilir, altına kendi adınızı yazabilirsiniz. Ama vicdanınız buna el verecek mi?! Şirret hayaletim öbür dünyada yakanızı bırakacak mı?! Bunları bir düşünün derim. Hepinizi öperim MUJU!