Tuhaf adlı kitabı beğendiğimi söylemiştim zaten. Ertuğrul Özkök iyi iş çıkarmış demiştim ve hatta size tavsiye de etmiştim. Kitapta adı geçen şarkıları bulmaya çalışıyordum. Bir kadından bahsediyordu, muhtemelen vesayeti yanlış anlaşılmış ve kadın ateşten çok korktuğu halde öldüğü zamen küllere dönüştürülmüş. Külleri savrulmak istendiğinde de ters bir rüzgar çıkmış ve küller gemidekilerin ağzına yüzüne girmiş hep... Bu kadın Maria Callas... İsmi tanıdık geliyordu. Bir de Puccini'den bahsediyordu Özkök, Puccini'yi biliyordum ama dinlememiştim ya da bilerek dinlememiştim. Puccini'yi ararken Maria Callas'a da rastladım. Sonra Maria Callas'ı aramaya başladım ve o anda hatırladım... Maria Callas... Ave Maria'yı, bildiğim tek Hıristiyan duasını, inanılmaz güzel şekilde söyleyen, sesini her vurgusunu ezbere bildiğim bir kadındı. Binlerce kez dinlemiştim ama Ave Maria'yı düşünmekten söyleyen kişiye bakmamıştım. Ave Maria yan tarafta Ruh Besleme Servisimde de uzun süredir yer alan bir şarkı. Maria Callas ise inanılmaz bir kadın, inanılmaz bir ses... Özkök'le bile burada bir yerde kesiştik ya... Dünya küçük.
Tuhaflıklar Özkök'ün anlattığı kadar değil. Dün işe giderken kahvaltı etmediğim için Kızılay'dan bir şeyler aldım. Elimdekileri görenler çaktırmadan da olsa bana bakıyorlardı. Önce anlamadım, sonra aklıma Ramazan'da olduğumuz geldi. Acaba canları çekiyor mu diye düşündüm, ama zannetmiyorum canlarının Caramel Latte çektiğini. Peki ya içlerinden bozmak geliyor muydu? Bozarlarsa orucu günah olacaktı, ya hiç tutmasalardı benim gibi? Hiç tutmamak mı daha günahtı yoksa bir söz verip sonra sözü bozmak mı? Kötü huya tövbe etmemek mi daha günah, yoksa tövbeyi bozmak mı? Tutamayacağın sözler vermemiz halinde mi daha çok kızardı Tanrı yoksa bir türlü kötü huylarımızı bırakmayşımıza, bizi böyle kabul etmesini isteyişimize mi? Bunları düşündüm yol boyunca. O sırada ellerim çarptı gözüme, tırnaklarım... İşe her gittiğimde, dosyaları yerleştirirken ellerimi görüp "bugün eve gideceğim, ellerime bakım yapacağım, kız eli gibi olsunlar" diyorum, ama ellerim aklıma tekrar geldiğinde ertesi sabah yine işe gidiyor oluyorum. Akşam hiç gelmiyorlar aklıma. Tam bir haftadır her gün aynı şey geldi başıma. Ne zaman bakılacak bu ellere bilmiyorum.
Bugün sabah da televizyonda İsmail YK'nın Rize konserinden bir kesit gösteriyorlardı. İnsanlar bu adamı gerçekten seviyor. Bizim aydın(!), elit(!) dünyamızda ne denli dalga geçiliyorsa kendisiyle, bu adam insanlarca o derece de seviliyor. Hastası olanlar var, fanatikleri var. Böyle bir sevgiyi, her ne şekilde olursa olsun kazanmış bir insana bir çeşit saygı duyulması taraftarıyım. Kimseye git müziğini dinle diyemeyiz, kimseye git herhangi müziği ille dinle ve beğen diyemeyiz değil mi? Ama ben dinlemekten hoşlanmadığı müziği yerme yoluna giden insanlara çok kızıyorum. Gerçekten... Klasik müziğe gıygıygıy diyen, metal müziğe gürültü diyen, pop müziğe eller havada diyen, technoya elektronik müziğe ve benzerlerine cıstak cıstak diyen, arabeske sırt çeviren, ismail yk'ya kıro diyen, Türk Sanat Müziği'ne iç bayıcı babaanne müziği diyen herkese sinir oluyorum. Kulağıma hoş gelen müziği dinlerim beyanına laf eden sabit fikirlilere de sinir oluyorum. Hayatını tek müzik çeşidi ile geçirmek onlara müstehak aslında. Başka hiçbir tat bilme... Müzik çeşitlerinde ritm farklıdır, ritme göre sözler farklıdır ve duygular. Her duygunun ayrı şarkısı vardır. Bir Rap şarkısı seni bir Arabesk kadar duygulara sevk edemez, içindeki öfke aynı öfke değildir. Bir pop şarkısıyla dans ettiğin gibi bir klasik müzikte dans edemediğin gibi, bir Klasik eserde rahatladığın gibi pop şarkısında rahatlayamazsın. Rakının yanında rock gitmez, Türk Sanat Müziği ise rockın verdiği kıpırtıyı, gitar solosunu dinlerken hissettiğini vermez. Hepsinin yeri, hissi, zamanı farklıdır o yüzden ve hepsi dinlenebilir. Kimisi sevilmeyebilir ama hayat illa tek müzik türüyle geçmek durumunda değildir. Dünyada bunca müzik varken, bunca güzel müzik varken vicdanlar nasıl rahat eder ki?? Kulağıma hoş gelen her şeyi dinlerim demek karaktersizlikmiş, bence de tek müzik türüne bağlı kalmak dangalaklığın daniskası: So what?! Evrensel Müzik blogunda neredeyse günde 2-3 albüm yayınlanıyor ve herbirinde nasıl bir müzik olduğunu dinleyememek deli ediyor beni. Bir açlık, bir yoksunluk sendromu patlak veriyor bünyemde. Hepsini dinlemek mümkün değil, keşke olsa, kimbilir aralarından neler, ne favori şarkılar çıkacak şu listeye eklenecek ama olmuyor işte.
Neyse, nereden girdim nereden çıktım.
İşte Tuhaf olan da bu zaten, hayata nereden girdin, neresinden çıktın ve bunu neden yaptın bilmiyorsun. Öyle laf lafı açıyor, açılan laf seni sana açıyor, hayat esiyor, sen de geçip gidiyorsun.
Inception'a gidin.

2 düşünce dile geldi:
bilmiyorum örneklemek ne kadar doğru olur ama yazdıklarını okuyunca oruç konusunda şöyle düşündüm; bir öğretmen, çalışan ama yine de istediği başarıyı elde edemediği için üzülen öğrencisine mi sözlü notunu verir, yoksa 'çalışamam ki!' diye düşünüp hiç çaba sarfetmeyene mi? ayrıca akşama kadar açlıktan ölen ve orucunu bozan kimseye rastlamadım hiç...
ve müzik konusunda :) "kulağa hoş geleni dinlerim" diyenler belki de sabit fikirli/sığ değil, müzik konusunda kendini türe göre kısıtlamayan ve geniş müzik yelpazesi olan, sevdiklerini bir kategoriye sokamayan, karşısındakine hepsini tek tek anlatamayandır. buna ne dersin?
Ben de onu diyorum işte ama insanlar var ki "kulağa hoş geleni dinlemek" diye bir şey olmaz illa tarz olmalı diyorlar. Anlamıyorum.
Ve oruç konusunda, evet haklı olabilirsin. Ama kimi hocalar haylaz çocuklarını, ne yaptıklarını bilerek yaptıkları için daha çok sevebiliyor. :) Üst merciilerde iş nasıl işliyor onu merak ediyorum.
Yorum Gönder