Aşk Tesadüfleri Sever'e gittik iki çift olarak. Gitmeden evvel olabildiğince film hakkında okumamaya ve konuşmaları dinlememeye çalıştım ama nafile tabii. Jeux d'enfants çakması deniyordu en son, izledikten sonra bunu söyleyenlerin ya Jeux d'enfants'ı seyretmediğini ya da bu filmi başka taraflarıyla seyrettiklerini düşünmeye başladım. Bir kutunun şekil itibariyle benzerliği dışında ortak noktası yok resmen. Bir kız bir erkek ve bir kutu olan her film birbirine benzemek durumunda değil. Neyse...
Benim amacım hayatımda ilk kez Ankara'yı bir filmde izleyebilmekti, ki gayet mutlu oldum. Bir yandan da Ankara'da "flaschback" yapmanın ne kadar zor olduğunu düşündüm. Her yer o kadar değişmiş durumda ki 1990'lara bile geri dönmek çok zor film içerisinde. Kuğulu eski Kuğulu değil, keza Kızılay da eski Kızılay değil... Tunalı, Çankaya, Ulus... Gençlik Parkı tamamen değişmiş... Ki zaten artık Ankara bu mekanlarla da sınırlı değil.
Film tam teyzemin liseli-üniversiteli olduğu benimse teyzeme özendiğim zamanlarda geçtiği için daha da gitti içim. O zamanlar ki, Karum Ankara'ya yeni açılmış lüks bir alışveriş merkezi, merdivenlerinde insanların buluştuğu... O zamanlar ki gençler Kıtır'da içiyorlar ve müzik dinlemeye Manhattan'a gidiyorlar. Airport, T-Shirt gibi disko-mekanlarda oluyor konserler ve hatta Faces var, ilk zamanları belki de. O zamanlar ki Kuğulu'da liseliler okulun son haftasında yumurta savaşı yapıyor bir gelenek olarak. Geleneğin başını TEDliler çekiyor... Zamanın gözde liseleri Yükseliş, Kurtuluş ve Cumhuriyet liseleri ve dahi deneme lisesi, Atatürk Lisesi vs de katılıyor olaya... Hey gidi... Şimdi su savaşı yapılınca bile kızıyorlar! Çayyolu hala köye benziyor; villalar yok henüz, 3-5 apartman var sadece. Eryaman, Çukurambar henüz yok gibi. Eskişehir Yolu olabildiğine tenha, çift şeritli sadece. Atakule'de Dreamland var, ben 3-4 yaşındayım orada takılıyorum annemlerle. Hayat benim için Kuğulu'da kuğu beslemekle Dreamland'de top havuzuna girmekle geçiyor. Teyzem REM dinliyor, Sade dinliyor, Kurt Cobain'e aşık, Guns'N Roses gelecek diye heyecanlanıyor ve Michael Jackson eldiveniyle geziyor. Deri siyah ceketi var, kotu var, siyah botu var, kırmızı bandanası var... Botunun içine yün çorabını kıvırıyor görünecek şekilde. Cebinde telefon jetonları ve koçanıyla otobüs biletleri var. Filmde yapamadılar belki ama ben bunları yazarken epey flashback oldum valla. :)
Bir yandan da isimden yola çıkarak düşünüyordum... Aşk tesadüfleri mi sever? Sevmekle kalmaz tapar sanki tesadüflere? Ve ama "tesadüf", kadere inanmayanların hayatı açıkladıkları kelimelerden biri değil mi? Tıpkı "şans" gibi... Yani bu filmdeki bir kısmı fazlaca absürd, bir kısmı da olası olayların adı "tesadüf" mü yoksa "kader" mi? Önceden mi yazılmış yoksa birden mi oluvermiş? Bunu özellikle küçükken epey düşünürdüm ben. Hatta bazen hayatı kandırmaya çalışırdım biliyor musunuz? Kendi kendime "şimdi dondurma almaya gideceğim." derdim. "Magnum alacağım, magnum alacağım, magnum alacağım..." Evren benim Magnum alacağımı düşünsün diye iç sesimle bağırırdım resmen: Magnum alacağım!! Sonra bakkala gider "Ben bir tane Cornetto alabilir miyim?" derdim. Kendi çapımda evreni kandırdım derdim içimden. Sonra da "ama her şey yazılıysa, ben magnum alacağım diye içimden söylerken de bilen biliyordu yine benim Cornetto alacağımı... Hmm..." der, işin içinden çıkamazdım. Bunu ben çok yaptım. Sırf dondurmayla değil, sınavda sorulara cevap verirken bile!
Buradan aileme de bir itiraf: kadere kendimi bırakmak istemesem de bir yandan da inanmadan da duramadığım için ÖSS 2006'da 4 soruyu okumadan cevapladım. Korktuğum için cevapladığım soruların biri sosyal bilgilerden 3ü fendendi. Hayatımı etkiledi mi? Kaderimde Bilkent İşletme okumak vardıysa, zaten üst mercilerden birileri önceden benim o 4 soruyu okumadan cevaplayacağımı bildiğinden ötürü bence yazıda bir değişiklik olmadı. Sen ne yaparsan yap, zaten birisi senin bunu yapacağını biliyor. Bu şekilde düşünmek her türlü "özgür irade" mevhumunu, "seçim"i, "tesadüf"ü ve "şans" faktörünü ortadan kaldırıyor. Final Destination'da oynamadığımız sürece evreni kandırma ihtimalimiz yok gibi. Bu yazıyı yazacağımı bile birileri benden evvel biliyordu. Ve bu yazıyı burada bir yerde bitireceğimi de biliyordu. 10 dakika sonra ne yapıyor olacağımı ben bilmiyorum, ama o biliyor. Bu korkutucu ve olağanüstü hissettiriyor bana.
Konuyu bağlamaya çalışırsam: Aşk tesadüfleri seviyorsa, Aşk kadere inanmıyor demektir ki benim düşünceme göre aşk kaderin başlı başına bir oyuncusudur, başrolüdür. Filmde olanlar da tesadüf denerek indirgenmemesi gereken "kaderin cilveleri"dir kanımca. Ha film güzel mi derseniz, film farklı. İzlemezseniz çok büyük bir şey kaçırmazsınız, izlerseniz benim gibi düşünmeye başlayabilirsiniz. Sizi bir romantik komedi final beklemiyor olacak, biraz ağlaya da bilirsiniz. Bana göre film daha uzun olabilirdi ya da bir dizi olabilirdi, ama sanırım Ankara'nın yeterince görüntüsü olmadığından ötürü çok uzatılamamış, çok sahne tekrarıyla ve çok oradan oraya hoplayıp zıplayarak geçilmiş. Ayrıca film beni son 10 dakikasına girdiğimde iki kere ters köşe etse de son 5 dakikada filmin en sonunu çözüyorsunuz, çözdürüyorlar. Müzik seçimleri güzel. Mehmet Günsür sever biriyseniz (ki ben pek değilim ama yine de filmden memnun kaldım) daha da memnun kalırsınız. Karar sizin...
Ya da düşünün bakalım... Karar sizin mi? Yoksa o kararı şimdiden bilen biri hali hazırda var mı?! ;)

2 düşünce dile geldi:
Ya bırak ya ne aşkı tesadüfü, işletmecisin; senin için sevgililer gününün bile pazarlama bayramı olması lazım :)) Biutiful'a git gör sweatshopları counterfeit productları cheap labor olaylarını sonra da gerçeğin yumruğunu karnına ye otur her Iñárritu filminde olduğu gibi :)))
sanırım teyzenle aynı yaslardayım :)))
Yorum Gönder