Saat itibariyle Kurban Bayramı içerisindeyiz, dolayısıyla bayramınız kutlu olsun.
Twitter'da ve Facebook'ta ve tabii ki Ekşi Sözlük'te bayramın kutlanma şekliyle ilgili bir sürü yorum var şu sıralar. İnsanlar "Yine toplu SMS'ler gelecek, millet artık Facebook'tan kutlar olmuş..." diye yakınıyor. Biraz düşündüm de, saçma bu yakınmalar. Bu kutlamaları yapan biziz ve bunu bu hale biz değil, teknoloji getirdi.
Facebook'tan yola çıkarak tanıdığım 400'ü aşkın insan olduğunu görüyorum. Bunların yarısı internet sayesinde tanıştığım kişiler. 4'te 1'ini yüzyüze görmedim hiç, ama msn'den muhabbet etmişliğim, soru sormuşluğum, sorularına yanıt vermişliğim var. Selam vermişliğim var, yetmez mi? Facebook'a "Bayramınız Kutlu Olsun." yazarak, bu 400'ü aşkın kişinin bayramını kutlamış oluyorum. Önemli olan niyet değil mi? Ben gerçekten hepsinin bayramının kutlu olmasını istiyorsam Twitter'dan ya da Facebook'tan ya da MSN'imin ileti boşluğundan yazmam önemli mi? Hem internet olmasaydı zaten birçoğuna ulaşma şansım olmayacaktı, kimisini tanımayacaktım bile. Şimdi bu kişi nasıl alınabilir kendisini elektronik bir yoldan kutladım diye? Mutlu olup karşılık vermesi gerekir bence. Aynısını ben de yapmalıyım. Kutlayan kişi hakkında aynı düşüncelerimi aynı yollarla dile getirmeliyim. Bu doğumgünü gibi kişisel bir şey değil sonuçta. Toplu bir olaydır bayram ve Facebook'tan daha alâ toplu kutlama yöntemi yok şimdilik.
Bundan evvel ne vardı? SMS mesajları... Halen bir şekilde devam ediyor. Hepsiyle yüz yüze sık görüşemesem de telefonumda kayıtlı 100'e yakın kişi var. Genelde kendi yazdığım, yani bir şekilde kafa patlattığım toplu mesajlar yollamayı tercih ederim. Ve mesajlarda mutlaka hepsini topluca kutladığımı belirtirim, maksat kandırıkçılık olmasın. Eğer SMS teknolojisi olmasaydı yine birçoğuna ulaşamayacaktım. Sık görüştüklerimi arasam, geri kalan 90 küsür kişiye muhtemelen kontör kalmazdı ki aileden olanları telefonla arıyorum zaten, toplu mesajları bile kontör sıkıntısı olduğunda seçerek yollamak durumunda kalıyorum ve bu durumdan memnun değilim.
Şimdilerde telefonla arayıp birisinin bayramını kutlamak o kişiye atfedilen fazladan bir sevgi ve yakınlığın göstergesi değil mi? Ama bundan 10-15 sene evvel, annemler anneannemleri filan telefonla arayıp kutladıkları için büyükler rahatsız olmuşlar biliyor musunuz? Ne demek telefonla kutlamak? Adam gibi gel elimizi öp! Ne mümkün tabii. :) Annemler "Bayram tatili = şehirden uzaklaşma, kafa dinleme süresi..." geleneğinin ilk takipçilerinden. Tatilde Antalya'ya fıyalım biz, milleti oradan ararız... Gerçi bu telefonun da duacıları çıkmıştır, onlar da uzaktaki akrabalar. Telefon olmasa nasıl kutlaşacaktık mesela benim kuzenlerle? 1 hafta evvelinden mektup yazarak mı? En azından sesinden duyuyorum halini hatrını.
Daha da geriye, Üsküdar'a gider iken yağan yağmurla eteği çamur olan dedelerimizin ninelerimizin zamanına gidelim. O zaman da bayram aynı bayram... Facebook yok, SMS yok, telefon yok, mektup desen ayda zor varıyor menzile... Evde, şehirde kim varsa onları kutluyorsun. Elini öpebildiğini öpüyorsun. Aile evde toplanıyor, artık kaç kişi bir araya gelebiliyorsa... Olmadı köy meydanında köy halkı kutlaşır. E köyde bulursun tabii 400 kişiyi, sıradan öpersin, "bayramın kutlu olsun." dersin de ben nereden bulayım kimi İstanbul'da, Konya'da, Balıkesir'de hatta Amerika'da... Hadi hepsi Ankara'da olsa nasıl ulaşayım 400'üne birden? Köyde 400 kişi 400'ü kutlar... Şimdi öyle mi? Ben tanıyorum 400 kişi, benim tanıdığımın her biri de başka bir 400 daha tanıyor. Ağ geniş.
Bence kızmamamız lazım elektronik kutlamalara olay toplu bir kutlama olduğunda. Doğumgünü olayına halen biraz uzak baksam da, toplu kutlamalar elektronik ortamdan yapılabilinir ve bence bu gayet faydalıdır çünkü daha fazla insana iyi dileklerinizi iletmenizi sağlar. Sonuçta önemli olan niyet.
Kısacası cümleten Kurban Bayramınızı kutluyor, büyüklerimin ellerinden , küçüklerimin gözlerinden öpüyorum.
Elektro Kutlamalara Sempati
Diye buyurdu inflack zaman: 11/27/2009 01:44:00 AM 7 adet hariçten gazel
Etiketler: ekşi sözlük, eskiler, facebook, kurban bayramı, kutlama, twitter
New Moon
Sonunda gittim New Moon'a. Geçen sene bu zamanlarda psikopat gibi okuduğum, baş karakterini rüyalarımda gördüğüm, kitabı okurken ağladığım serinin 2. filmi bu. Başlayalım mı ne dersiniz?* Fragmanlardan başlamak gerekirse, gelecek programa yine Türk filmleri damgasını vuracak belli ki. Özellikle Cem Yılmaz'ın Yahşi Batı'sı merak uyandırıyor. BKM Mutfak'ın oyuncuları ve Yılmaz Erdoğan'ın filmi olan Neşeli Günler de epey göndermeli bir film gibime geldi.
* Nefesleri tuttuk film başladı.
* 10 dakika oldu, nefesim hala tutuluk. Filmin güzelliğinden değil. Film o kadar sessiz ki nefesimi versem millet duyacak. Hışırtı oluyor diye film sessizleştiğinde mısır yemeyi bırakırım ben. Bu filmde mısırıma dokunamadım ve sonunda bıraktım yanımdaki koltuğa.
* Filmde çok yavaş konuşuyorlardı ya, inanılmaz derecede bunaldım. Eğer replikleri normal insanların konuştukları hızda söyleselerdi muhtemelen film şu anda sürdüğünün yarısı kadar sürecekti.
* Filmin yarısı da geçen filmden flashbacklerdi aslında. Fazla çekim yapmamışlar diyerek abartayım. :)
* Filmin orta yerinde Jacob t-shirtünü çıkardı ve Bella'nın alnını silmeye başladı ya... Orada "vuhuuuuaaaaa" diye bağırmamak için kendimi zor tuttum. O nasıl 91'li öyle ya! Çıplak gezmesin fazla, yerler. :S* Bu film tamamen "Jacob'ı sevelim." temalı bir filmdi. Açık olmak gerekirse bir Edward Fan olarak Bella'yı Jacob kazansın istedim bir ara cidden. Çirkindi zaten Edwardımız bu filmde.
* Birkaç hoş espri vardı. Aklımda kalanlardan biri Jasper'ın "seni sürekli yemek istememek iyi olacak." lafıydı. Bir de Edward'ın "Vampirlere asla güvenmemelisin, güven bana!" sıydı.
* Bu yazıyı yazarken bir yandan da soundtracki dinliyorum. Açık olmak gerekirse geçen seferki kadar "catchy" tabir edilen insanı loopa almaya sürükleyen şarkı yok. Muse'un I Belong to You'su iyilerden ama mesela. Ha, sanmayın ki soundtrack kötü diyorum, değil. Sadece daha sakin, daha ortalama. Yoksa Death Cab for Cutie, The Killers ve Thom York'un olduğu bir albüme kötü dersem çarpılabilirim. OK Go'yu da deneyin. Filmde soundtrack daha iyi hissettiriyor kendisini şarkılar anlamlandığı için. Filmi izlerken şarkılardan daha çok keyif alıyorsunuz yani.
* Parlama olayını bu sefer daha belirgin yapmışlar. Geçen sefer yeterince parlamıyordu Edward, bu sefer hakkını vere vere parlamış.
* Filmin en güzel kısımları içinde kurt bebelerin olduğu kısımlardı, gerisi zaten 10 dakikada 1 cümlenin tamamlanamadığı titrek Bellalı şeyler.
* Rosalie dip boya yaptırmış, iyi olmuş. Hala da neden o rol o kızın bilmiyorum. Victoria'yı oynayan hatundan daha iyi Rosalie olurmuştu.
* Edward kitapta tüysüz, bembeyaz bir çocuk olarak tasvir edildi, mermer gibi ciltli filan. Robert Pattinson'da ise Anadolu'nun bağrından kopmuş yağız bir delikanlı kadar kıl var! Kılları parlıyor güneşe çıkınca. Yahu insan bir tıraş eder, o neydi öyle ya! Ama Adonis kasını da soktu soktu gözümüze adi adam!
* Alice halen bir numaram vampir hatunları arasında. İnanılmaz tatlı bir yaratık ayrıca beyaz makyajın eğreti durmadığı tek yüz onunki.
Kısacası... Keşke gitmeseymişim filan diyemem, gitmesem içimde kalırdı ama çıkarken tatmin olmuş değildim. Sıkıldım bazı yerlerde. Özellikle konuşmaların çok yavaş ve sessiz olması bir yerden sonra "eeeaaahh bee konuşunnn!!" diye bağırma isteği uyandırıyor bünyede. Yiyemediğim mısırıma üzüldüm. Jacob'a hayranım ve bu yüzden kendimi berbat hissediyorum zira oynayan herif benden 3-4 yaş küçük.
3. filmde görüşürüz bakalım.
Diye buyurdu inflack zaman: 11/23/2009 10:23:00 PM 0 adet hariçten gazel
Etiketler: alice cullen, bella swan, edward cullen, jacob, new moon, soundtrack, twilight, yahşi batı
Bir Süper Kahraman Olarak Ev Sahibesi ve diğer şeyler
*Ben ki şu blogda millet daha "Bu elmalı kitap ne?" diye düşünürken Twilight rüzgarı estirdim... Ben ki gerek blogdan, gerek telefonla, gerek birebir verdiğim gazla Edward'ın hayran kitlesini katladım, Edward Manyakları Kulübü kurdum resmen. Ben ki gözlerime acımadım, kitap Türkiye'de çıkmadı diye 3 ve 4'ü e-book'tan okudum geceleri...
3 Gün oldu New Moon filmi vizyona gireli ve ben hala gidemedim ya bana yazıklar olsun! O değil, yer yok. Millet fanatik olmuş.
* Bu da 2012'ye gidenlere benden gelsin: "Engine... Start!" Hoffh bee ne sahneydi. :)
* Sırf Sarp Apak var diye Kavak Yelleri izliyorum. Utanmadan söylüyorum, gayet deli gibi her hafta bekliyorum diziyi ya! Ayrıca Türk dizilerinin en sevdiğim yanı bir bölümün en az 1,5 saat olması. How I Met Your Mother 30 dakikada, The Vampire Diaries 40 dakikada bitiveriyor, tadı damakta kalıyor, ıkınıyorsun 1 hafta geçsin diye. Bu öyle mi? Sen bu bölümü hazmedene kadar hafta geçip gidiveriyor işte, ne güzel öyle uzuuuun uzun! Sarp Apak'ı da yerim ben.
* Sen yürüyen merdivenle aşağıya inerken, yan tarafta yukarıya çıkan bir tanıdığı gördüğündeki o kısıtlı sürede selamlaşma çaban var ya... Seni insan yapan o. Ha ben daha hiç merdiven yolculuğu bitince diğer tarafa geçip arkadaşının yanına gidip adam gibi muhabbet edenini görmedim, orası ayrı. Olayın sihri o geçip gitme süresinde verdiğin derin uğraşta saklı. Bir de konuşup vedalaştığın kişiyle aynı yöne doğru gitmek ve durum garip bir hal almasın diye ya hızı arttırmak ya da yürürken hız kesmek var, ama o fazlasıyla irdelenmiş bir konu özellikle Ekşi'de.
* 22 senelik Ankaralı, 21,5 senelik Çayyolulu'yum ki bu da hayatımın Eskişehir Yolu'nda geçmesini sağladı. Yolun üstünde kendimi bildim bileli bir Togo var. Ayakkabı mağazası. Daha bir kez bile girmedim ben o mağazaya. Bir gün otobüsten onun önünde inip gireceğim o mağazaya. Sırf girmemiş olmamak için. Ayıp yani, o orada yıllarca dursun, sen gireme. Ha ben bunu yazdım ya, kesin kapanır orası ben gidene kadar. Damn! (Honolulu kökenli Çayyolululaştıramadıklarımızdan mısınız?!)
Gelelim asıl konumuza...
Bazen adetlerimize sinir oluyorum. Özellikle misafir geldiğinde ev sahibi kadının oturamaması adetine. Bu duruma ev sahibi olduğum zaman da misafirken de sinir oluyorum. Düşünsene, millet gelmiş, salonda muhabbet dönüyor sen mutfaktasın hep. Ne? Millet çay içecek. Çay kuru kuru gitmez, pasta börek vs. koyacaksın. Çay olana kadar meyve suyu-kuruyemiş ikram edeceksin. Sen millete çayları verip hediye gelen pastayı kesip ikram edene dek dallamanın teki çayını bitirecek, onu tazeleyeceksin. Tam oturacaksın, diğer çaylar da bitecek. O sırada bir de kolonyadır, çikolatadır tutmak lazım... Bu süreç içerisinde ev sahibesini görmek nâmümkün, geçtim iki çift kelâm etmeyi! Ne güzel de gelenek görenek filan.. yok öyle bir şey ya! Ben eve gelen misafire selam verdikten sonra hiç konuşmadığımı bilirim bir yemekli misafir ağırlamasında, sofrada 5 dakika sabit oturamamıştım resmen. Annem de çeşit çeşit yemek yapar sağ olsun, bir oturuşta 5 takım tabak değişir evde... Çocuklara ayrı masa kurulur filan. Trump Otelinin çatı katından böyle hizmet yoktur yani. Yemekteyize katılsa 10 üstünden 50 alır hatunum. Ama yani, zor, cidden zor. Haksızlık gibi. Misafir gelen kadına da yazık hem. Masada otursa yalnız kalır beylerle, onların muhabbetinden baygınlık geçirir. Zaten de geleneklerimiz dolayısıyla masada da oturamaz, o da sahibeyle birlikte hop oturup hop kalkar yardım etmek niyetiyle, ama evin düzenini bilmediği için pek de elini süremez öyle mutfakta ayakta kalır. Hem bizim ev sahibemiz de pek izin vermez misafirinin mutfakta çalışmasına. Ha ne oldu şimdi? Beyler masada laklaklak... Hatunlar bir mutfakta bir masada, artık ne kadar konuşurlarsa kâr... Sonra bir de beylerden biri hizmetle yetinemez "Su almaya" mutfağa girer "Ne kaynatıyosunuz bakiiim" der. Elinin körünü kaynatıyoruz! Başlangıçların tabaklarını yıkıyorum ki tatlılara tabak yetişsin, bir yandan da 5. tur çayını kaynatıyorum! Ofhh ya Türk olmayı seviyorum da bazen cidden süper güçler gerektiriyor. İmreniyorum eski annelere, anneannelere... Ben öyle olamayacağım ama, belli yani, hamurumda yok. Nereden geldimse artık.
Bu manzarayla bayram süresince çok karşılaşacaksınız. Gittiğiniz evlerde muhabbete ortak olmak yerine mutfakla salon arasında mekik dokuyan o kadını gördüğünüzde beni anmanız dileğiyle şimdiden iyi bayramlar.
Diye buyurdu inflack zaman: 11/23/2009 12:52:00 AM 2 adet hariçten gazel
Etiketler: kadın, sarp apak, togo, twilight, türk dizileri vs. yabancı diziler, türk gelenekleri, yürüyen merdiven
Arızalı Kızların Vaka Analizleri
Uzun zamandır Cosmopolitan tadında yazmamışım, bu ara içimden de geliyordu o yüzden içimdeki Sex and the City fanatiğini salıyorum klavyeye...
Kızlardan bahsedelim biraz bu sefer. Kızlar ve onların fırtına öncesi sessiliklerinden. Hangi durumlarda nasıl bir tepkiyle karşılaşmazsanız yolunda gitmeyen bir şeyler vardır, işte bunları irdeleyelim olmaz mı? Ben bir şey bilmiyorum, siz okurken, ben de yazarken düşüneceğim şimdi, tam olarak şu anda.
Öncelikle yakın zamandaki bir örnekten - alıntı yaptığım kişiden özür dileyerek- bahsetmek istiyorum. (E) erkek kişi, (K) kız kişi vakalarımızda.
Vaka 1-
(E) kişisi, şehirdışına, eğlenmeye gidiyor. (K) ona kiminle gideceğini sorduğunda aldığı cevap bir kız ismi oluyor. (K) kişisi herhangi tribal mimik göstermeksizin "Hmm tamam canım." diyor ve (E)'yi uğurluyor.
Ayy ne kadar anlayışlı kız dimi? Değil işte. Bu sakinlik hayra alamet değildir. Bir kız sevgilisini başka, tanımadığı bir kızla uzaklara "hmm tamam canım" diyerek yollamaz. İlk soru "O kim?" olmalıdır. Genelde alınan cevaplar da yeterli olmaz. Sevgilisini muhafaza etmek isteyen herhangi doğal dişi kişi erkeği böyle bir durumda soru yağmuruna tutar, hmm peki demez. Diyemez! XX izin vermez! O sebepten beyler, ola ki sevgiliniz böyle bir durumda hmm peki dedi, sıkı durun derim. Sorun geliyor demektir. Kızın aklında başka fikirler var. Ya da gelecekte size karşı bu durumu kullanabilir. Bir kavga esnasında "ama sen de x'le gitmiştin..." şeklinde bir cümle kurduğunda nolur şaşırmayın!
Vaka 2-
Arkadaş ortamında otururken (E) kişisi başka bir dişi kişiyle muhabbet ederken (K)'nın herhangi bir konuda başarısız olduğunu söyledi. (K) kişisi tepki vermedi.
Öncelikle, (E) kişisi, sen tam bir hayvansın. Ama merak etme, (K) o esnada tepki vermediyse bunun sebebi kendisinin sinirlerine hakim olabilen ve seni rezil etmek istemeyen değerli birisi olmasıdır. Bu demek değil ki başbaşa kaldığınızda (K)'nın gazabından kurtulabileceksin. Ki zaten hak ettin sen bunu.
Vaka 3-
PMS dönemindeki (K) sevgilisi (E)'ye şişman olup olmadığını sordu. Köşeye sıkışan (E) gayri ihtiyari "Ben seni böyle de seviyorum..." gibi bir cümle geveledi. (K) gülümsedi.
Normal bir PMS (K)'sı "Ben seni böyle seviyorum" tadındaki politik cevaplara gelmez. "Ne demek böyle de seviyorum, şişman mıyım ben yani?!" diye çemkirir, o esnadaki hormonal yapısı bunu gerektirir. Bu tepkiyi vermemesinin iki sebebi olabilir: 1) PMS çikolatasını fazla kaçırmış olan (K) beynine giden mutluluk hormonundan ne yaptığını bilmemektedir ve serotonin oranı normale indiğinde bu anı kafasında tekrar evirip çevirecek ve gereğini yapacaktır. 2) Size yalan söylemiştir, PMS filan değildir.
Vaka 4-
Bu vakada (E) kişi kızın babasıdır. (K), arkadaşlarıyla dışarıya çıkmak için izin ister ve üstelik 1 haftadır hiç çıkmamıştır ve üstelik en iyi anlaştığı kişiler orada olacaktırlar. (E) izin vermez. (K)'nın verdiği tepki "Pfff aman peki" deyip odasına geçmekten öteye gitmez.
Hmm... (K)'nın internette konuştuğu birisi var (E)'cim. Sen yağmurdan kaçarken doluya tutulmak üzere olabilirsin yani. Arkadaşlarıyla çıkmaya ses etmeyeceği kadar önemsiyorsa bu konuştuğu kişiyi, hani bilemiyorum, gönül meselesi filan olabilir yani. Ya da düşük bir ihtimal (K)'nın cidden o gece de çıkası gelmemiş olabilir. Olur öyle bazen, ama sanmayın ki bu böyle devam eder. Bir sonrakine yine "hayır" cevabını alırsa yer gök inleyebilir.
Vaka 5-
(K1) ve (K2) kardeştir. Aralarındaki yaş farkı çok değildir. (K1), (K2)'nin baya para bayıldığı beyaz bluzunu izinsiz giyer. Tam evden çıkarlarken (K2) bluzu görür kardeşinin üstünde, ama kardeşinin saçını başını yolmaz. Hatta şaşıran (K1) "nasıl oldu da kızmadın?" diye sorduğunda (K2) "amaaan topu topu bir bluz, al hatta senin olsun." der.
Bluzun dirsek kısmında çıkmayan bir leke ya da olmadık yerinde bir delik vardır.
Vaka-i Bonusiye-
(E) kişisi 21.15'te randevulaştığı (K) ile buluşacağı mekana gittiğinde (K)'nın orada olduğunu görür.
Ya (K) gerçekten çok heyecanlıdır ve muhtemelen hazırlanmaya 1.5 gün evvelden başladığı için şans eseri erken gelmiştir. Olmadı, (K) buluşma saatini 19.00 sanmaktadır. Ya da (K), (E)'yi arkadaşı olarak görmektedir ve alelade giyinip hemen çıkmıştır.
İşte böyle. Varsa başka vakalar, söyleyin Inflack'e yorumlar. :)
Diye buyurdu inflack zaman: 11/19/2009 12:03:00 AM 3 adet hariçten gazel
Etiketler: cosmopolitan, erkekler, fırtına öncesi sessizlik, kızlar, sex and the city, vaka analizi
Kıskanıyorum Çünkü İlerleyemiyorum!
İnsanlar kıskançtır. Ben hiçbir şeyi kıskanmam diyen kişi de külliyen yalan söyler. İnsan özenir çünkü, kendinde olmayana özenir, daha iyisine özenir... İster, istediğini elde edemediği zaman da kıskanır. Kimisi güzelliği kıskanır, kimisi parayı kıskanır, kimisi tarzı kıskanır... Ben, ben zekayı kıskanırım.
Hayatım boyunca kendimi yetersiz gördüğüm ve lanet ettiğim konu zeka. Asla bana yetmeyen, sahip olmak için yanıp tutuştuğum tek süper güç. Zeka dediğimiz şey sonradan elde edilemiyor ya da şans eseri büyüyemiyor ne yazık ki. Lotodan para çıkar, estetik ameliyatına girer spor yapar güzelleşirsin, kendine hayat koçu filan tutar çok fiyakalı birisi olabilirsin. Bilgiye bile biraz kasınca sahip olabiliyorsun, hele de bu devirde. Ama zeka öyle mi? Varsa var, yoksa yok. Çok süt içince, yok efendim fazla bal yiyince falan gelişmiyor ki.
Tabii benim zekadan kastım ortalama bir zeka değil. Pokerde kartları sayabilen zeka. Dahilik seviyesindeki zeka. Hem pratik, hem teorik hem de duygusal... Hepsinin birleştiği ve en yüksek seviyede olduğu. Her şeyi anlayabilmek, fikir yürütmenin kolay olması. Anlamakta ve anlatmakta asla zorluk çekmemek. Üstelik zekanın geriye kalan güzellikleri de getiridiğini düşünüyorum.
21 diye bir film izledim, Jim Sturgess oynuyordu, çocuk dahiydi MIT'de okuyordu ve Harvard Tıp'ı kazanmıştı, onun parasını biriktirebilmek için pokerde kart sayıyordu. Tanrım! Bazen keşke İşletme okumasaydım da babamların istediği gibi mühendis olsaydım diyorum. Nerede okuyorsun? Bilkent, bölüm? İşletme. "Hıııı iiymiş." Nefret ediyorum bu tepkiden. Üstüne "Ama iki sene de mühendislik okudum... Hıhı, Ankara Üniversitesi'nde" demek zorunda hissediyorum. Sanki karşımdakine "Ben salak değilim."i kanıtlamak zorundaymışım gibi. Kendimi kanıtlamak durumundaymışım gibi. Ve işin kötüsü, ben daha henüz kendimi kendime bile kanıtlayamamışım. İçten içe "sen zaten mühendis olamazdın ki..." diye düşünüyor oluşum bunun bir göstergesi. Kafamda toplayamadığım en basit sayılar, aklımda tutamadığım kıssalar, formüller, bulamadığım yollar, yazmayı başaramadığım programlar, alamadığım iyi notlar, çalamadığım enstrümanlar, yapamadığım tasarımlar... Bunları bir başkasının ve hatta başkalarının başarabiliyor olması. Bunlar beni çileden çıkarıyor.
Bazen, bana deli diyebilirsiniz, ama hayal kurarken kendimi çok ama çok zeki birisi gibi hayal ediyorum. Birçok dil öğrenmiş, tüm soruları çözebilen bir dahi gibi. 500 sayfalık kitapları 1-2 saatte bitirip hayat boyu unutmayan birisi gibi. IQ'su 180'lerde birisi gibi. Kıytırık internet testlerinde bile 120 ila 140 arasında puanlar aldığım düşünülürse, çok uzağım bu ihtimallerden. Ben uzağım ama çevrem uzak olmasın diye de uğraşmıyor değilim farkına varmadan. Bakıyorum da, vazgeçmekte en zorlandığım, en "çok seviyorum" dediğim kişilerin ortak özellikleri diğer tanıdıklarımı geride bırakan zekaları. Ortalamanın üstündeki ve benimkinin üstündeki zekaları. Farklı yönlerde dallanmış budaklanmış, farklı şekilde yoğrulmuşlar ama yine de zekiler işte. O yüzden taparcasına seviyorum bu kişileri. Onların yaptığı hatalar daha beter çileden çıkarıyor beni.
Bilmiyorum ben manyak mıyım? Bilmiyorum bu beyin biraz daha gelişir mi? Tek yaptığım okumak, izlemek ve dinlemek ama içimden geçenin yarısı kadarını bile aklımda tutamamak. Kendimi farklı hissetmeye çalışıp, farklılaştırmaya çalışıp sürekli başarısız olmak. Geçtim derslerimi, geçtim matematiği 8 tane notanın yerini bile ezberleyemiyorken ben nasıl tam anlamıyla mutlu olabilirim ki? Sadece kendimi kandırırım. Ve sadece diğer insanların zekalarını, dehalarını kıskanırım. Para kazanmanın bir yolu bulunur, güzel olmanın da. Keşke daha zeki olabilmenin de bir yolu bulunsaydı. Hayatımı o yola adayacağımdan eminim. Ben de anca yazı filan yazayım... Elimden başka ne geliyor ki?!
Diye buyurdu inflack zaman: 11/17/2009 08:50:00 PM 14 adet hariçten gazel
Etiketler: beyin, iq, kıskanmak, kıskançlık, zeka, zeki olmak
Dost Mızraplar...
İzleyen sayım yine 122 olmuş ama Blogger benden nefret ettiği için bir şekilde onu yine aşağıya çekecektir, bundan eminim. Zaten indirip durmasa şimdiye 200 olmuştu bence ya neyse.
Dün Kızılay'a iner gibi İstanbul'a gittim bir arkadaşımla. Yalnız Kızılay'da (maalesef) asla olamayacak değerde ve güzellikte bir konser içindi. Saat 10'da bindik otobüse, 15'te İstanbul'daydık. Tam İstanbul havası vardı, İstanbul dendiğinde aklıma gelen bir hava. Gümüşî bulutlar, koyu renk bir deniz, yanakları ve kulakları üşüten bir esinti, deniz tuzu kokusu, martılar, yağmur yağdım yağıcam diye zarf atıyor...
Sonra babamın yanına gittim. Hamdi Restoran diye bir yere götürdü beni. İsmi komik, yeri Eminönü'nde eski suratlı bir binanın tepesinde. Lakin bir manzara var... Bir yanında Haliç, ileride ışıklarıyla köprü duruyor. Aşağıda rengarenk balık ekmek satan tekneler... Ve babayla yenen eşsiz güzellikte bir yemek. Zaten o olmayınca bir yerde, güvensiz hissediyorum. İçimde hep o tarifsiz rahatsızlık oluyor. Dün konsere gitmek için babamdan ayrılırken bile "ya sen de gel!" diyordum ufak çocuk gibi.
Arkadaşımla Taksim McDonald's'da buluşmayı kararlaştırdık diye gittim oturdum McDonald's'da. Ben beklerken masama bir kadın geldi. Oturabilir miyim dedi, ben de yer yok herhalde diyerek tabii dedim buyur ettim. Kadın ev halinde dışarı çıkmış gibi. Saçları dağınık, tepeden toplanmış. Sanki evden sigara almak için çıkmış dersiniz görseniz. Kendi kendine söylendi evvela. Sonra uzaktaki birisine "Hayır hayır sen gel buraya!" dedi. 5-6 kere çalan telefonu meşgule aldı... Ya da neyse bu hikayeyi sonra yazmak istiyorum. Bu başlığı dağıtacak çünkü. Bu başlık iki zor geçinen ama geçindi mi de mükemmeli bulan mızraplı sazın başlığı şimdilik.
Cemal Reşit Rey'e gittik. İlk kez gittim ben. Beklediğimden daha ufak ve daha az özenli bir salondu ama kötü bir salondu diyemem. Şıktı kendince. Yerlerimize geçtik. Önce kanunu ve udu tanıtan bir sunum ardından kırmızı gömlekli bir Göksel Baktagir ile mavi gömle
kli bir Yurdal Tokcan geldi sahneye. Bu iki adam, bana dünyanın çalması en imkansız gelen bestelerini çalarlarken birbirilerine bakıp gülümseyen insanlar. Çalarken öyle zevk alıyor gibi görünüyorlar ki sizin zevk almama şansınız yok resmen. Ki besteler de insanın içine işleyen türden olunca... "Ben kanun çalsam mı ya, ne güzel alettir bu!" deme sebebim Göksel Baktagir zaten. Onun bestelerini duyunca içimde oluşmuş bir duygu bu. Yazık ki çok kişi bilmiyor kendisini, bense çok geç öğrendim ama bu bile bir kârdır benim için. Yurdal Tokcansa onun ud çalan versiyonu. Göksel Baktagir kanunu ne kadar yutmuşsa, Yurdal Tokcan da udu o kadar hazmetmiş... İkisi tabiri cazise "kanka". İnanılmaz adamlar. Şimdiye kadar ikisine ait dinlediğim herhangi bir çalışmayı beğenmediğim olmadı. Neyse, konserimize dönelim.
Ardından daha genç bir udî ve bir kanunî çıktılar. Ardından iki kanun daha... Ve iki ud daha... Sahnede perküsyonu saymaz isek sadece kanunlar ve udlar vardı. Birisi en yüksek sesli, ötekisi de sesini en zor duyuran iki saz. Ama nasıl inletiyorlar salonu, nasıl çarptırıyorlardı kalbinizi anlatamam. Böyle yazdığım zaman kiminize abartıyormuşum gibi gelebilir ama o sesler, o müzik bunlardan daha yavan cümlelerle anlatılamaz. Ayıp olur.
Dost Mızraplar olmasının iki sebebi vardı bence. Biri, kanun ve ud'un yani Göksel Baktagir'le Yurdal Tokcan'ın dostluğuydu, diğeriyse sahnedeki sanatçıların bir bölümünün Yunan diğer kısmının Türk olmasından... Çalınan eserlereyse "Aha bu Türk Müziği!" ya da "Aha bu safkan Yunan!" diyemezdiniz. Ortaktı çünkü. Katerina Mou kaldı aklımda, sanırım iki kere çalınmasından ötürü. Telgrafın Telleri, Aman Doktor (ki Mendilimin Yeşili diye bileni de çok)... Hep yarısı bir yakaya diğer yarısı öteki yakaya ait parçalar, ezgiler, sözler...
Çıkmak istemedim. Bitsin istemedim.
O değil, Melihat Gülses'i de gördük şans eseri. O da dinleyiciler arasındaydı. O kim diyeceksiniz, hani bir şarkıyı arıyordum da beklemediğim birisi öyle birden atıverdi demiştim... "Kapın Her Çalındıkça"... Ya da çoğunuzun daha iyi bildiği "Çok Aşığın Var Diyorlar"ı söyleyen güzel sesli hatun. Sesinden daha da zarif, daha asil bir görüntüsü var. Kadın kraliyet ailesi üyesi gibi süzülerek dolaşıyordu.
Çok anlamlı bir konserdi. Otobüste uyuyamadığım uykuya, İstanbul'un damla damla üşüten yağmuruna ve rüzgarına katlanmaya, yorulmaya... Hepsine değerdi.
Fırsatınız olursa bu adamları kaçırmayın derim. Yani Türk Müziği sevmiyor olabilirsiniz ama gidin ve "sanat"ın anlamı hakkında fikir sahibi olun. Lazım böyle şeyler. McDonald's hatununaysa daha sonra döneceğim. Bu ara bütün ilginç karakterler beni buluyor. Başıma bir iş gelmese iyidir.
Diye buyurdu inflack zaman: 11/16/2009 10:01:00 PM 0 adet hariçten gazel
Etiketler: ankara'da neden adam gibi konser yok, baba ve piç, cemal reşit rey, dost mızraplar, göksel baktagir, hamdi restoran, istanbul, kanun, konser, melihat gülses, ud, yurdal tokcan
Bir Gecede Binbir Yerde

Dün saat 9'a yakın son vizemden hezimete uğramış vaziyette çıktıktan sonra Bilkent Oteli'ne gittik arkadaşlarımla. 20. Efes Pilsen Blues Festivali'ne gittik yani. Ben tabii bahtsız bir bedevi olduğumdan tüm gün gözümün önünde duran bileti girişte kaybettiğimi fark edip bir bilet daha almak durumunda kaldım, yani bir Blues Festivali bana 33.5+35'ten 68.5 tl'ye mal oldu. Kötü geçirme ihtimalim yoktu.
Açıkçası ne beklemem gerektiğini bilmiyordum. Karşılaştıracak bir etkinliğim yok şimdiye kadar bir Blues Festivaliyle. Hayatımda gittiğim ilk Blues Festivaliydi bu, ama şarkılara eşlik edebildiğime ve bolca dans edebildiğime göre iyi geçmiştir sanırım. En güzel şarkı "Don't Whisper You Love Me, Say it out Loud!" idi. Sağa sola sallanaaa sallanaaa, ufak çakmağımı yakmaya çalışırken kendi elimi yakaa yaka söyledim şarkıyı. Festivalin bir sürprizi de Celile idi, sevgili OT hocamı eşiyle birlikte festivalde gördüm, selam verdim. Yüzünde, hocaların okul dışında öğrencilerini görünce oluşan o hafif panik hafif "ehehe hadi ben kaçar.." ifadesi oluştu, baya komikti. Olur da bir gün hoca olursam, büyük konuşmak istemem ama, daha rahat bir insan olmak isterim. Gerçi benden hoca olmaz, hele ki bizim okulda hiç olmaz da, hani bir gün olursam diye yani...
Bilkent Oteli'inden çıktıktan sonra mabedime, Opus'a gittim. Biraz ekşi suratlar karşıladı beni, çünkü gelirim dediğim saati 45 dakika kadar geçirmişim. Elimde değildi ama, sonuçta arkadaşım bıraktı beni "hadi erkenden gidelim" diyemezdim. Gerçi demezdim de, festivalde iyi vakit geçirdik zira. Yine de Opus'un yeri apayrı ya. Kapıdaki sigara içen insanlar arasından "Aaaa Seray gelmiiişşş!" lafını duyup böyle eve giriyormuşcasına bir mekana girebilmek, neredeyse her masadan birilerine selam vermek ve zaten her masadan birilerinin birbirini tanıması...
Bu arada Tuşe'nin çok iyi bir performans sergilediğini söylemek durumundayım. Solistleri fazlasıyla tanıdıktı, nereden tanıyorum bilmiyorum. Bir de grubun görüntüsüyle dün gece çaldıkları parçaların bazıları pek uyuşmuyordu. Gel gel sarışınım söyleyen uzun saçlı bir abi düşünün. Ha eğlenmedim mi? Deli gibi eğlendim, hoplaya zıplaya dans ettik, bağıra çağıra da şarkı söyledik filan. Ama yani, Tuşe'ye Still Loving You daha bir gidiyor sanki, tamamen görüntüsel. Dün gece Tuşe gerçekten fevkaladeydi, izlemek isteyenlere tavsiye edebileceğim, eğlendiren bir grup yani.
Güzel bir gündü kısacası. Bugünse yeni başladığım dizim Merlin'den, Sex and the City'den ve becerebilirsem Mad Men'den (sırf Aslı ve Merve ve Baran için) birkaç bölüm izleyerek zamanımı katletmek istiyorum. Tabii ondan önce bir sosyete pazarını tavaf etmek bir de şu meşhur 2012'ye gitmek lazım. Biliyorsunuz Roland Emmerich'in bir filmi kendisi. Roland Emerich'i de Independence Day ve The Day After Tomorrow'dan bilebilirsiniz. Adamın bütün olayı dünyayı bir şekilde yok etmek, ne garezi var bilmiyorum ama filmlerine söylene söylene de olsa gitmek gerek. New Moon da 20'sinde geliyor ohoooyyy!! :))
Diye buyurdu inflack zaman: 11/14/2009 01:45:00 PM 0 adet hariçten gazel
Etiketler: 2012, efes pilsen blues festival, opus, roland emmerich, tuşe
Israr Israr Israr Israr Israr Israr Israr...
Kerem Yiğit diye bir aklı evvel facebook'tan eklemiş beni. Benim facebook ekleme kriterim "ortak tanıdık" kişiler. Zaten çoğu kişiyi nereden tanıdığımı da ortak tanıdıkların yoğunlaştığı yerlerden çıkarıyorum. Okuldan tanıdık çoksa okuldandır mesela ya da liseden ya da sözlüklerden vs. Bu abiyleyse ortak tanıdığımız sıfır. Bir kez reddettim, aradan 1 hafta geçmeden geri talep yollamış, yine reddettim. Bugün aldığım mesaj inanılmaz komik...
Kerem Yiğit12 Kasım, 20:37
o ağzındaki pipeti alır götüne sokarım nie kabul etmiyorsunlan
Dokunmadan yapıştırdım size. Profil resmimde çikolatalı süt içerken gözlerimi kocaman açtığım bir resim var da. Oradaki pipete göndermede bulunmuş bu espri yumağı zırtapoz.
Buradan konuyu "ısrar" a bağlamak istiyorum. Ne kadar baydırıcı olduğuna mesela. Israrcı bir insanı nasıl durdurursunuz ki? Dur'dan, Sus'tan, İstemiyorum'dan anlamayan bir kişiyi sizi rahatsız etmekten nasıl vazgeçirebilirsiniz?? Aslında ben kendim de biraz ısrarcı bir insanım o sebepten ısrarcı bir kişinin kafasından geçenleri az çok tahmin edebilirim. Tabii ısrar ettiğim konuların bir edep sınırı var, ondan kendimi Kerem'le aynı kefeye koyamam tabii.
İnsan bazen "yeterince ısrar edersem istediğim şey gerçekleşir." diye düşünüyor ama asla o yeterince seviyesine ulaştığını hissedemiyor. "Yeterince"nin noktasını istediğini elde etmek zanneden ısrarcı kişi, istediğinin olmayacağını anlayamıyor ve devam edip duruyor. İşte orada bir düğme lazım ki kapatalım ve daha fazla devam edemesin.
Israrcının konusu da önemli. Ben mesela en çok babamı bezdiririm hayattan. "Hayır" der genelde ve ben "Evet" dedirtene kadar miyavlarım resmen. "Nooolur baba haddiii babaaa lüffeeenn baba nooolursun yaaaa hadi amaaa!!" diye. Bu masum bir ısrar girişimi. Peki ya bu Kerem Yiğit'in yaptığı? Kendisiyle ortak tanıdığım yok ve kendisi uygunsuz yerlerime pipet penetre etmek istediği sürece de onu ekleyeceğimi sanmıyorum. Şikayet edersem kapanacaktır profili ama başka bir hesap alıp rahatsız etmeye devam edebilir. Sizce ona nasıl anlatabilirim kendisini eklemek istemediğimi? Anlatabilir miyim?
Şimdiye dek bu tip insanlara asla anlatamadım bir şeyi istemediğimi. Şikayette bulunmak azdıracağından kaşımak yerine ben de onlara karşı atağa geçtim. Hiçbir şey yapmamak ile bana 1 mesaj atan adama 101 mesaj atarak onu kendi silahıyla vurmak arasında gidip geliyor düşüncelerim.
Eee ne yapmalı peki? Bir de Galatasaray Üniversitesi mezunuymuş. Dışarıda duysan "aa ne güzel" filan dersin de demek ki Galatasaray gibi soylu bir okuldan bile böyle sopsuz dallamalar çıkabiliyormuş. Yazık valla...
Diye buyurdu inflack zaman: 11/12/2009 08:48:00 PM 11 adet hariçten gazel
Etiketler: dallama, facebook, galatasaray üniversitesi, ısrar, ısrarcılık, kerem yiğit
Aynen İfa
Helelöy...
Adı Business Law olan ama Türkçe işlenen dersin sınavından çıktım. Sanki biraz az yazdım gibi geldi, sanki bir şeyler eksik...
Tuvalet kağıdının rulosuyla çalışan bir şeyler icat edilsin. Bitmiş tuvalet kağıdı rulosu bir işe yarasın! Ben eskiden onlara surat filan çizer, yünden saçlar yapardım.
Kendime damacana alacağım. Ancak yetecek su gereksinimime.
3G'ine 3G'ine 3G2ine bandım esprisinin bana ait olduğunu ve çok güzel hareketler bunların bu esprimi çaldığını düşünüyorum bazen. Çok banal hareketler bunlar. Ama helal-u hoş olsun.
"Tam ağzıma layık!" Bu lafı söyleyebilmek istedim hep. Ben hep Şirinler'deki o çilekli suflelerden istedim. Crabby Patties istedim SpongeBob'daki, Speedy Gonzales'in yediği o tekerlek tekerlek bol delikli kaşarlardan çekti canım. Beni bu çizgifilmler semirttirdi!
Okula respiratörlü maskeyle Darth Vader'ın beyazlısı gibi gitmek istemedim. Çok da dert olmadı açıkcası. Yalnız bu kadar aradan sonra okul biraz garip geldi, bünyemi bulandırttı resmen.
Opus var bizim burada, benim şahsi McClarens'ım. Haftanın birkaç günü canlı müzik var, sevimli hoş bir bar. Bu sene yeni gruplar çıkmaya başlamış. Bunlardan biri KOMA. Cumartesi KOMA'yı dinlemeye gittik. Şarkı seçimleri güzeldi amma ve lakin bir üniversitenin Mayfest sabahı çıkartacağı herhangi bir gruptan fazlası değillerdi. Hatta mümkünse basçıları şarkı söylemesin, bizzat komaya giriyordum. Opus'ta en güzel Limited Edition dinleniyor. Bu cuma da Tuşe nasıl ona bakacağım.
Aklıma bir şeyler gelince yazarım.
Diye buyurdu inflack zaman: 11/09/2009 08:17:00 PM 0 adet hariçten gazel
Etiketler: 3g, koma, opus, speedy gonzales, sponge bob, tuvalet kağıdı rulosu, şirinler
Kardeş
_-_Two_Sisters_(1901).jpg)
Otur otur otur nereye kadar ya? Vallahi çok sıkıldım evde durmaktan. Yatağımdan bile çıkamamaktan. Ama iyi haberdir ki domuz gribi değilmişim, sıradan bir hastalık geçiriyormuşum. Zaten ateş mateş de kalmadı sadece öksürük nöbeti tutuyor arada.
Kardeşimi özledim bu arada. Aynı evdeyiz ama 3 gündür görmüyorum onu. Uzaktan uzağa ancak. Okula gidiyor, sınavları var hasta olmasın diye bana yaklaşmıyor. Muhabbet etmek, film izlemek falan istiyorum. :(
Kardeş gerçekten ilginç bir şey. İnsan çocuğu için hayatını verirmiş ya, çocuktan evvel kardeşi için de verebilir gibime geliyor. Ben verirdim en azından. Hayatımdaki en değerli kişi o. Evdeki 7/24 arkadaşlarız, kimi zaman sinirimizi boşalttığımız kimi zaman da dışardan dinleyen kişinin anlamayıp garip garip bakacağı şeylere katıla katıla gülen iki arkadaş. Yalnız sıradan bir ardakaş değil. İnsan arkadaşlarından bile bir yanlış bekleyebiliyor her an, "el" sonuçta, kimse kendinden evvel sizi düşünmez. Ama bu ömürlük arkadaştan beklemiyorsunuz o yamuğu. Her durumda +1 savunucu oluyor, özellikle anne-babaya karşı. Üstelik sizi en iyi anlayabilen de o oluyor. Ailenizi, sizi üzen en ufak şeyleri, neyi nasıl sevdiğinizi biliyor o. Sen de onunkileri biliyorsun tabii. Sarı giymez mesela, köfte sevmez, yumurta sevmez, bulaşık makinasına kirlileri yerleştirmeyi sevmez, arabanın arka tarafında sağ tarafa o oturur, sıcak havada sinirli olur, suyla oynamayı sever. :D evet suyla. Neyse...
Daha nice detay var. Gözümün önünde büyüyüp bana yandaş olan sevimli bir velet ve kimi zaman sanki ben küçükmüşüm de o ablaymış gibi öğüt veren biri. Zamanla zevki değişmiş ve gelişmiş olan, bazen sinirden kudurtan ama 5 dakka sonra unutan, bazen de özellikle mutfak muhabbetlerine gülmekten yaran ve yarılan bir velet.
Çok özledim kardeşimi. Mutfağa girsek gece de muhabbetin dibine vursak, televizyondakilerle dalga geçsek, nefessiz kalsak gülmekten, ağzımızdakileri püskürtsek. Elini mıncırsam öpsem...
İnsanlar garip buluyor bizim bu halimizi. Ben yanımda kardeşim varsa elini bırakmam. Bıraksam da o verir elini tutmamı bekler yani. Sürekli bir sarmal hal içerisindeyiz. Birimiz 22 birimiz 18 yaşında iki kız düşünün bütün gün sarmaş dolaş geziyorlar birbirlerini okulda filan görünce sarılıp birbirlerini öperek selamlaşıyorlar...
Bunun nesi garip anlamıyorum. Kardeşim be o benim, bebeğim resmen. Büyümesinde katkımın fazlaca olduğu tek insan.
:( iyileşeyim de yanıma gelsin artık. Pfff...
Diye buyurdu inflack zaman: 11/04/2009 04:18:00 PM 3 adet hariçten gazel
Etiketler: abla olmak, kardeş, sevgi
DOMUZ G(r)İBİ

Henüz resmi değil domuz gribi olduğum. Normal grip gibiyim gibi sanırım, biraz ağır sadece. Zaten de öleceğime dair bir inancım pek yok henüz, tabii Allah bilir de, yani öyle bir his yok. Yine de nasıl korktuysam artık, 22 senelik hayatımda ilk kez grip-üşütme-nezle vs bir rahatsızlık için doktora gitmek durumunda kaldım. Bir de doktorları ve hastaneleri ve sağlık ocaklarını sevmeyen birisi olarak nahoştu benim için.
Millet o tıbbi maskelerle dolanıp duruyor ortada ama onların bir halta yaradığını sanmıyorum. Üstelik de takınca kendi nefesini geri içine çekiyorsun, karbondiyoksit zehirlenmesinden gider insan, bırak gribi mribi. Bir de verdiğim nefes boynuma doğru gidiyordu ki ben çok darlanırım öyle şeylerden. Odamdan çıkmam ama yine de takmam o zımbırtıyı ya. Onun da kalitelisi varmış tabii, 3M olandan takmak lazımmış.
48 saat içerisinde ateşim düşmezse hastaneye yollanacakmışım. Öksürürken hem ciğerlerim parçalanıp hem de beynim patlayacakmış gibi olduğu için fazla öksürmemeye kasıyorum o da boğazımı mahvediyor, nefes alamıyorum filan. Nasıl bir meretse...
İyileştim diye yazı yazmazsam bilin ki... Neyse... Ölmem dedimse ölmem, nereye ölüyorum hem? Vize haftasındayız. Hocaya vizeye gelemeyeceğim ne rapor istiyorsunuz diye mail attım hala cevap yok. Pimpirikli de kadındır, kafadan bırakmaz beni inşallah ya. :S
Öksürdüğünüzde herkesin size canavarmışsınız gibi baktığı bir yer olmuş bu dünya.
Üşüyorum. 38.6, 37.5, 38.3 böyle seyrediyor. Bakayım şimdi kaçmış? Ben şu dereceyi de hiç tutamam adam gibi ne kolumun altında ne dilimin altında, hep bir kayar nedense. Bir yolu daha var da ona girmek istemiyorum. 38.9 :S
Kaçayım ben ya :S 38.9 Ölmem...
Diye buyurdu inflack zaman: 11/02/2009 04:01:00 PM 6 adet hariçten gazel
Etiketler: ateş, domuz gribi, grip, sağlık ocağı, tıbbi maske
Mübarek Cadılar Bayramında Notlar
- Goygoy... Küçük Beyoğlu denen yerde enteresan bir yeşil içecek. Bir viski bardağı düşünün, üstünde de yan duran bir kadeh. Kadehin içinde parlak yeşil bir şey. Kadehi döndüre döndüre yakıyorlar ve alevler içindeki içkiyi viski bardağına boşaltıyorlar. Sonra da kadehi ters çevirip içine bir pipet sokuyorlar. Evvela kokteyli içiyorsun, sonra da pipetten kadehin içinde kalan dumanı çekiyorsun sonra da pilot... Absinthe varmış içinde. Meraklısına...
- Cadılar Bayramınız kutlu olsun gençler. Hayatımda hiç cadılar bayramı kutlamasına katılmadım ki zaten Türkiye'de katılmak da istemem. Eğlenceli günler bunlar, ama ülkemizde devşirme olduğundan tam olarak tadının çıkarılabildiğini sanmıyorum. Ama yurtdışına çıktığımda kutlamak istediğim şeylerden biri de bu. St. Patrick's, Cadılar Bayramı ve Noel. Bu üçünü kutlayabileceğim bir aralıkta yurtdışında kalmalıyım sanırım.
- Bu da Dede Efendi meraklıları için bir link: http://www.goear.com/listen/48b0886/unutulmayan-besteciler-11-dede-efendi
Dede Efendi'nin eserlerinin çoğunu peşpeşe dinleyebilirsiniz buradan. Kötü tarafı şarkıların tamamı tek track olarak yüklendiğinden isimlerini görememeniz. Sade besteden oluşanların isimlerini nereden bulurum bilemiyorum.
- Djarum Black içilen ortamda bulunmak, Djarum Black'i içen kişi olmaktan daha iyi. İçerken sigara tadını aldığın için rahatsızlık duyuyorsun, halbuki onun kokusu uzaktan hoş geliyor.
- Evde Ege-Efe karmaşası var. Kuzenimin 20 günlük bir bebeği var biliyorsunuz. Onu görmeye gittik dün. Ufacık, minicik, dokunmaya kıyamıyorsun yavruya. Nasıl narin, böyle tutsan eline gelecek gibi. Ben biliyordum adının Ege olduğunu ama bir mesajda Koray kuzenim bana "Efe de iyi.." gibi bir şey yazdı ve ben "aha çocuğun adı Efe ama ben yanlış biliyorum herhal.." dedim. Doğru biliyormuşum. Son nokta: Kuzen Jr.'ın adı Ege.
- 10 yaşında bir kuzenim var, Lal. Kendisini seviyorum sevmesine de, her çocukta olan "bak ne yaptım, herkese dünyanın en önemli şeyiymiş gibi göstereyim!" huyu var. 10 aniyede bir gelip "bak naaptım!" diyor. Adımı yazmış parlak harflerle filan. İlk 4-5 sefer eğlenceliydi ama 20.'den sonra biraz sabrımın tükendiğini hissetmedim değil. Bakmasan da üzülecek ama... Sponge Bob sağ olsun şu esnada kendi çapında sanat eseri oluşturmaya çalışmaktan vazgeçti.
Aynı kuzen sayesinde içim dışım Hannah Montana ve Jonas Brothers da oldu. Ayrıca High School Musical da izlemiş sayılırım. Rüyamda görmeye başlayacağım hepsini diye korkuyorum.
- Ciddi bir rüya tabircisine, bir de ciddi şekilde hayrına kurşun dökebilecek bir teyzeye ihtiyacım var.
- Galiba Elif Şafak'ı sevdim. Baba ve Piç'i bitirdim. İşin Ermeni Soykırımı kısmına gir
miyorum çünkü bence o da girmemiş. Yuuh nasıl girmemiş, olay oldu resmen demeyin, gayet de girmemiş. Güzel bir kurgu içerisinde, mistik yollardan serpiştirmiş sadece. Bir hükme varmamış, bu olmuştur dememiş. Elif Şafak'ı sevme nedenimse, hayatımda ilk kez içindeki ilişkileri son 30 sayfa kalana dek çözemediğim bir kitap yazmış olması. Ters köşeye yatırıp şaşırtmayı başarabildiği için, okurken "haassstiiiiirrr!!" dedirtebildiği için bir de Kişisel Nihilizm Manifesto'su için sevdim kendisini. Tavsiye ederim kitabı. Tarihi gerçeklere yorum getirmeye çalışan bir kitapmış gibi okumak yerine bir hikaye olarak okursanız cidden zevk alabilirsiniz. Yoksa rahatsız olursunuz, bazı laflar batabilir.
Diye buyurdu inflack zaman: 10/31/2009 03:59:00 PM 1 adet hariçten gazel
Etiketler: baba ve piç, cadılar bayramı, dede efendi, elif şafak, goygoy, kuzen, küçük beyoğlu
Jukeboxlı Mutluluk
Kafam iyi ama alkolden değil, mutluluktan. Kulaklarım resmen duymuyor çünkü az evvel Jukebox'tan çıktık. Tee 1 sene evvel, uzaktan izleyip hayran olduğum grup vardı ya, bugün sahne önlerinde dans ediyordum. Güneş dediğim herif ve kuzenleriyle göbek atıyordum resmen, şarkılara eşlik ediyordum. Ele Güne Karşı yoktu, beni ağlatacak hiçbir şey yoktu bugün. Tamamen mutlu, tamamen hayalimdeki gibi ve dahi ötesinde bir zaman dilimiydi hayatımda. İstanbul'u, arkaşadaşlarımı, İstiklal'i, Oldcity'yi sevdim bugün bir kez daha.
Size de olur mu? Mesela Oldcity'ye 1 senedir hiç girmedim ama geri gittiğimde sanki daha dün bile oradaydım gibi. Sanki İstanbul'dan hiç gitmemişim gibi... Sanki Ankara yok gibi.
Çok uykum var ve aşırı yorgunum ve kulaklarım deli gibi çınlıyor ve ama yine de her şekilde mutluyum.
Hayatın tadı ancak sıka sıka çıkıyor ya bazen, bugün kendiliğinden çıkıverdi, öylesine tereyağından kıl çeker gibiydi. Korkmamak elde değil karşılığı ne olacak diye. Sonumuz hayrolsun. Bir cuma da üşenmeyin ve gidin şu Oldcity'ye Jukebox'ı dinlemeye ya, vallahi iyiler. Olmasalar ben yazar mıyım?! Yazmam. Bu yazının devamı yarına filan gelir, şimdi cidden pilim bitik.
Haaayydi görüşürüz.
Diye buyurdu inflack zaman: 10/31/2009 04:54:00 AM 0 adet hariçten gazel
Etiketler: istanbul, istiklal caddesi, jukebox, mutluluk, oldcity
Havai Cumhuriyet

Hayatımda ilk kez İstanbul'da Cumhuriyet Bayramı kutladım. İlk kez bir 29 Ekim benim için gerçek bir bayram havasındaydı diyebilirim. Her zamanki öğeleri tabii ki vardı: Atatürkiye elektronik müziği ve Kenan Doğulu'nun coverladığı 10.yıl marşı gibi. Ama ilk kez bu şarkıları okul üniforması içinde "ne işim var sabah sabah burda yaaa" diyerek ve akranlarımın düzenlediği çakma gösterileri izlerken değil de isteyerek bir kutlamaya katıldığım esnada dinledim.
19.00'dı saat ve Bay J'nin yönlendirmesiyle Dolmabahçe Sarayı'nın oraya gittik. Havai Fişek gösterisi yapılacaktı Köprü ile Kız Kulesi arasında... Havai fişek gösterisi repertuarım küçümsenmeyecek kadar geniş ayıptır söylemesi. Disney World'ün yılbaşı kutlamaları ile Eiffel Kulesi'nde yapılan yılbaşı kutlamaları dahil bir çok gösteri izledim. Türkiye'den beklentim nedense düşüktü bu yüzden.
Yine de izleyecektik işte. İnsanlar, çok büyük bir kalabalık olarak toplanmışlardı... Fonda bildik müzikler. Dikkatimi çekense, her kesimden insanın olmasıydı o kalabalıkta. Başıbağlı bir dolu insan vardı mesela, ki kimisi benden ve ailemden bile coşkuluydu. Nedense kafamıza (biz: apolitik yetiştirilmeye çalışılan ve arada "Türkiye üzerinde oyunlar oynanıyor" şeklinde fiştiklenmeye çalışılan, siyasetle çok da alakası olmasa da TV'den, gazeteden vs öğrendiğimiz 2-3 şeyle hayatını idame ettirmeye uğraşan yarı cahil genç kesim) hep, "başı bağlıysa cumhuriyete karşıdır, laik değildir vs." gibi şeyler sokulmaya çalışmış. E ama cumhuriyet karşıtı kadının eşrabı üstünde Türk bayraklı bandananın, havai fişek gösterisi izlerken bağıra çağıra ve mutlu mutlu söylediği 10.yıl marşının ne işi var? Hemen yanlarında laikçi teyzeler, yabancılar, teyzem gibi "evde suşi yer, şarap içer, jazz dinlerim bebeğim..." insanları, gençler, yaşlılar... O fişekler ardı arkasına patlarken ve havada ışıktan ay yıldızlar çıkarken hepsinin gözünden aynı yaşın aktığını gördüm ben.
Fahir Atakoğlu'nun gösteri için özel bestelediği müzik eşliğinde ışıktan bir şölendi. Dedim ya, havai fişek konusunda deneyimim bol, ve inanın bu gösteri seyrettiklerim arasında en ama en iyisiydi, en coşkulusuydu. Ayrıca milletcek ne kadar kolay gaza gelen, ne kadar kolay sevinen insanlar olduğumuzu da gözlemlemiş oldum. Ben dahil o meydandaki her insan gururlu ve mutluydu Türk olmaktan, Türkiye'de yaşamaktan ve bu bayramı kutlamaktan. Belki 5 dakika sonra küfredecekti yine... Belki birisi türbanına laf edecekti ya da kısa eteğine, belki polis laf sokacaktı kim bilir... O anda mutluydu herkes, biraz sevinçle nemliydi gözler.
Cadde'deki fener alayının da sonuna yetişebildik anca ama o bile güzeldi. Herkes kırmızı beyaz giyinmiş, herkes dans ediyor, bayrak sallıyor, şarkı söylüyordu.
Hayatımda ilk kez coşkuyla kutladım 29 Ekim'i, ezbere değil. Sanki bu olaylar derinleştikçe her şeyin coşkusu artıyor ülkede. Sanki Ramazan da daha bir coşkundu, Cumhuriyet Bayramı da ve belki diğer özel günler de aynı sağlamlıkla geçecek bundan böyle. Bu açıyla bakınca güzel görünüyor hayat zaten.
Hepinizin Cumhuriyet Bayramı kutlu olmuştur umarım.
İstanbul'dan haberlerin devam edeceğinden emin olabilirsiniz diyor, iyi geceler diliyorum.
Diye buyurdu inflack zaman: 10/29/2009 11:12:00 PM 11 adet hariçten gazel
Etiketler: 10.yıl marşı, bayram, başörtüsü, coşku, cumhuriyet, havai fişek gösterisi, istanbul
Tam Bir Pazar: Berbat!
Sevgili Anneciğim,
Şu an aşağıdasın ve benim ders çalıştığımı umuyorsun odamda. Ama cidden çalıştım ve sıkıldım ve rahatlamamın tek yöntemi bu. Gerçekten. Tutup MSN'de muhabbet etmiyorum, facebook kullanımım az, filme başlarsam 2 saat sürer diye onu da açamıyorum. Sadece blogum var. Alma elimden onu da! Nolur!!!
Girizgahta gördüğünüz üzere artık bir okuyucum daha var, kendisi annem olur. Yalnız blogumu "gereksiz, sırf geyik, bunu yazacağına ders çalışsan burs alırdın şimdiye..." gibi sözlerle tanımlıyor. Daha evvel yaptığım en ufak şeyden memnun olmadığı için artık alışkınım sevdiğim şeylerin onun tarafından böyle aşağılanmasına ama bu sefer o istiyor diye yazmayı bırakacak değilim. Ki zaten de bırakamam. Buraya yazmasam başka yere yazmam gerekir. Duramam.
Yarın Marketing sınavı var. Çalışıyorum... Da, çok sıkıcı yaa ve çok da uzun. Annem ders kitabıma mecmua dedi zaten. İçinde reklam örnekleri var, araba reklamını görüp "araba dergisi mi okuyosun sen ya!!" diye kalayladı. 600 sayfalık devasa Principles of Marketing kitabı hayatında böyle aşağılama görmemiştir eminim.
Babamın bindiği vapur bir kayığa çarpmış. :S
Önümüzdeki hafta Ankara'daki bütün İlköğretim ve Liseler Domuz Gribi dolaylı tatilmiş. Hasta olmayanlar nasıl da mutludur evde.
Tam bir pazar günü bugün. Hava soğuk, saatleri geri aldık diye erkenden de kararmış. Çorap giyme zorunluluğu hissediyorum. Hatta hırka bile giyebilirim. İçimde pazar günlerine özgü o saçma huzursuzluk da var. Öff 13 Kasım olsun hemen, bitsin sınavlar.
Haftaya İstanbul'dayım. Hatta bir kez daha JUKEBOX'tayım!!
Saatlerin geri alınması, her saate baktığımda "Lanet olsun geç kaldım!" dememe sonra da 1 saat geri alındığını hatırlayıp rahatlamama sebep oluyor. Ama benim dünyaya yetişmem için 1 saatten fazlasına ihtiyacım var.
Ben çalışayım en iyisi.
Diye buyurdu inflack zaman: 10/25/2009 06:13:00 PM 3 adet hariçten gazel
Lahzacık
ben kadar seven var mı seven canâ seni
isterim bir lahzacık tenha seni
kaç gün oldu görmedim zira seni
hasretinle oldu kar'ım ah-ü zar
kalmadı sabr-ı karara iktidar
pek güç oldu intizar , ah intizar
kaç gün oldu görmedim zira seni
bendeni derdine hem-duş eyledim
zevk edip ellere mey-nuş eyledim
ettiğin vaadi feramuş eyledim
kaç gün oldu görmedim zira seni
Bu bir güzel şarkıdır, eyvallah. Müziğimizde örneği bol olduğunu biliyoruz. En güzeli değil, değersiz hiç değil, güzel, baştan baştan dinlenesi bir şarkı. Hatta Acemkürdidir diyeyim de makamını bildiğimi de göstermiş olayım, lakin halen Acemkürdi makamının özelliğini bilmediğimden içi boş bir bilgidir bu, eklemezsem ayıp olur.
Bu bir güzel şarkıda dinlerken dinlerken bir kelime çekti beni. Lahzacık diyor. Lahzacık bulamadım evvela, lahzanın ne demek olduğunu buldum. "Zamanın bölünemeyecek kadar küçük parçası" demekmiş. Böyle bir kelimemiz var yani. Burada ne diyor? Lahzacık. "İsterim bir lahzacık tenha seni/kaç gün oldu görmedim zira seni..."
Eh be abicim yani şunu yazan kişiye gidip önünde reverans yapasın gelmiyorsa, sen eğilmez bükülmez birisi olmalısın. Lahzacık yaa... Şunun aynısını bana İngilizce anlatsın birisi bana. Hatta Burç, gel canım bunu çevir bana. Bana Lahzacık kelimesini çevir. Nanosalise diyeni de vururum.
Kahretsin bu nasıl şey! Sevgiliyi özlemişsin, modern zamanda "kavuşmak bir dakika", ama sen diyorsun ki zamanın bölünemeyecek kadar küçük kısmına "-cık" ekleyeyim, daha da ufaltayım da o arada göreyim seni. Yoo dostum yoo, Benim bile yüreğim daha bunu kaldırabilecek mertebede değil.
Lahzacık...
Diye buyurdu inflack zaman: 10/24/2009 02:42:00 AM 2 adet hariçten gazel
Etiketler: lahzacık, sevdi gönlüm ey melek sima seni
Bazı Hocalar İnsanı Hayattan Bezdirir

Benim de her Türk genci gibi hayatıma çok etkisi olan hocalarım oldu. Kimisi ileride olmak istediklerimi, düşünce yapımı iyi yönde etkilerken kimisi de okula gitme şevkime mal oldular; yüzlerini görünce kanım çekildi, isimlerini duyunca soğuk ter döktüm, nefretle irkildim. Evet biraz abarttım şimdi, ama yani benim de sevmediğim, beni hayattan soğutan hocalarım oldu. Resmi çok sevdim :))
Gül Öztürk mesela... ODTÜ'nün yaşayan ruhu gibi bir hocadır kendisi. ODTÜ en büyüktür, matematik en büyüktür ve başka büyük yoktur. Ben zaten nefret ederim matematikten. Sevmek zorunda değilim değil mi?! Gerçi matematikten nefret ederken Fen-Matematik bölümünde ne işim vardı? Onu da annemlere sormak lazım. Bu kadın benim lisede geometri öğretmenimdi. Hala ara ara kabuslarıma girer, öyle yer etmiş zihnimde. Onun adını duymak, tüm omurlarımın titremesine sebep olurdu. Derste bana direkt soru soracak diye korkudan soğuk terler dökerdim. Bir gün beni tahtaya kaldırdı; kadından korkumdan 9'dan 5 çıkarıp 6 buldum sonuç, bana etmediği laf bırakmadı. En çok "Moron" derdi. Hepimiz moronduk, birkaç dahi tip hariç. Bilkent'i küçümser, diğer okulları küçümser... ODTÜ'ye giremeyen her canlı morondu onun gözünde. Geçenlerde gördüm okulda, kardeşimin mezuniyetinde, ben mezun olalı 5 sene oldu hala kadını görünce titreme geliyor. Allah müstahakını versin Gül Hoca!
Sefa Uysal vardı aynı dönemden. O da fizik hocamızdı. Dağ gibi adamdı maşallah, kocaman. Karizmatiktir de, kırlaşmış saçlar siyah bıyıklar. Gül Hocanın da kankisiydi zaten. Ben fizikten de nefret ederdim. Dersten çıkıp ağlamışlığım vardır, o derece. Bu herifin sesi 3 kat aşağıdan duyulur bağırınca. Sarı Final Fiziki unuttuğumuz zaman ağzımıza ederdi, kafamızı kırmakla tehdit ederdi filan. Aman benden uzak, fizikseverlere yakın olsun.
Şimdiyse, Bilkent'e başladığım 4 seneden beri ilk kez (Türkçe2 hocam hariç) beni rahatsız eden bir hocayla karşılaştım. Celilei celileo demek istiyorum kendisine. Dersini seviyorum aslında. OT güzel bir ders, ama ne oldu? Ben 1 hafta hastalandım. Hatta buradan da yazdım ya size, yatakta geçirdim günlerimi diye. O hafta bu abla sonraki haftanın ders programını değiştirmiş. 9.40 dersini 8.40'a almış ve ödev vermiş. Ödev kısmını hallettim, hatta kendimce baya da iyi bir rapor yazdım. Gelin görün ki kimse bana program değişikliğinden bahsetmediği için bir gittim derse kendimden emin şekilde "E quiz olduk" dedi herkes. Şoka girdim, sinir oldum. Hocanın tavrına, kimsenin bana takvim değişti dememiş olmasına, o esnada düştüğüm boktan duruma... Hiçbir quize de bu kadar hazır olmamışımdır.
Quiz kafadan sıfır oldu maalesef. Hoca "yapacak bir şey yok valla, geri kalan kısmına katılırsın dersin." dedi. Tamam dedim. Derse katıldım. Verilen konular üzerindeki tartışmalara katıldım, millet uyurken fikrimi dile getirdim. Ders sonunda hoca kendinize 5 üstünden katılım notu verin dedi. 4 verdim. Notlar bir açıklandı ki Quiz 0, katılım 0, rapor 5. Raporuma verdin yarım puanı tamam da, katıldığım halde neden 0 aldım? Neymiş, quize girmeyenlere sıfır vermiş hoca. E o zaman neden geri kalanına katılırsın diyorsun ki? Ne anlamı kaldı şimdi? O değil, madem bu kadar önemliydi neden bir mail atmıyorsun ders saati değişik bu haftalık diye? Ders programını izlemek bizim sorumluluğumuzmuş. Bu hocalar "varsayımlarla" nasıl yaşayabiliyorlar? Kendileri o kağıt parçalarını dağıtırken ilk hafta o kağıdın kayıplara karıştığını kendi öğrencilik hayatlarından bilmiyorlar mı? O zaman midterm tarihlerini bilmek de sorumluluğumuz, neden mail atılıyor bu tarihler? Çünkü bilmeyen, o sırada duymamış olabilen birileri olabileceğini biliyorlar.
Kısacası, bu şekilde gitti notlarım. Şu anda bu tavır yüzünden o hocayı görmek, dersine girmek istemiyorum. Sanki bana takacakmış gibi geliyor ve korkuyorum. Dersi veren başkası olsa dersi bırakabilirim bile ama sadece kendisi veriyor bu dersi. Kalbim kırılıyor böyle hocalarla karşılaşınca. Ki yaşı da çok genç hocanın, öğrenci psikolojisinden bu denli uzaklara nasıl düşmüş bilemiyorum. Yazık.
Celilei! Üzme beni! Ben de iyileşeyim artık, okula gitmeyip duruyorum. Evde geçiyor ömrüm, yeter!
Diye buyurdu inflack zaman: 10/23/2009 05:05:00 PM 4 adet hariçten gazel
Etiketler: celilei celileo, dersleri sevmemek, fizik, geometri, gül öztürk, hoca psikolojisi, sefa uysal
Siftah
Dönemin ilk vizesini atlatmış bir kişi olarak karşınızdayım. Finans sınavı idi kendisi, yine son dakikaya kadar ızdırap içerisinde çalışmadım. Vicdan azabıyla kalktım. Sonra da 11.30'da biten dersin ardından çalıştık epey. Saat 6'ya dek. 6'da sınavıma başladım, 8'de hocanın eline verdim (sınavı) ve çıktım.
Özgür ruh gibi oluyor insan, böyle bir ayçiçek yağıyla beslenmiş gibi uçası geliyor adeta. Halbuki pazartesi daha beteri bekliyor beni. Yine de bir hafiflik, geçici bir hoşluk ve boşluk hissi peyda oluyor.
Oldum olası "müstehak" bildiğim kelime aslen "müstahak"mış ya, ben bunu öğrendiğim zaman kahroldum işte. Türkçeyi tamamen bilebilmek isterdim. Her şeyiyle, her kelimesi ve her kuralıyla ama mümkün değil galiba. Yani 22 senedir kullandığın kelimenin bile yanlış olma ihtimali var. Falan, filan ve felandan hangisi doğru mesela? Nereden gelmiş bu kelimeler? Biri mi birisi mi? İfa var mesela, ifa ile ifade arasında bir yakınlık bir alaka var mı? Selam ile Sela ile Selamet arasında da ne gibi bir bağ var? Bunları bilmek, tek seferde, ilk seferde çözmek ve her seferinde bilmemkaç bin yıllık dilin şifresini ilk ben çözmüşçesine sevinmek istiyorum. Çok mu?!
Bir yaz sabahı, telefondan dinleyip de sevdiğim ama kimdir nedir bilmediğim bir şarkı vardı. Dün şans eseri bir arkadaşım, ki çok şarkı filan da yollamaz, çat diye atıverdi. Kalakaldım öyle. Taşlar oturdu, "bu o şarkı!" dedim ve çok sevindim. Teşekkür ederim.
"Beni kaybettin artık, sen çok bekleyeceksin..."
Odam toplu, içim huzurlu.
Okulu seviyorum ama bir gün gitmeyince alışkanlık oluyor, ertesi gün de gitmiyorum ve sonraki gün de...
Her nasılsa hayatım bej, kahverengi, pembe, lila, bordo, turuncu ve beyaz üstüne kurulmuş durumda.
25'ine kadar Akün'de Fosforlu Cevriye varmış. Aslında Fosforlu Cevriye'yi değil Fosforlu Cevriyem'i severim Türkan Şoray ve Tanju Gürsu'nun oynadığı... Ama oyunun gerçekten iyi olduğunu duydum, ona gitmek istiyorum. Bir de şu Nefes filmine. Bu arada, Tanju Gürsu dedim de... Ondan hiç bahsetmemişim yahu. Ben aşığımdır Tanju Gürsu'ya. Keşke akranım olsaydı, keşke şimdi ak saçlı dede modunda olmasaydı. Erkekte görüntü olarak beklediğim karizmayı tam anlamıyla karşılayan az sayıda insandan biridir Tanju Gürsu'nun gençliği.
ODTÜ Köprüsü'nde geçen bir hayatım var. Başıma da ilginç şeyler gelir hep o köprüde. En uzun süredir görmediğim ve kafamdan geçirdiklerimi bir şekilde görüveririm. Bugün yine birini gördüm eskilerden. 2 senedir görmediğim, bu ara ne yapıyor diye aklıma düşmüş birini. 12 kilo vermiş. :S
Dargınlığı sen çıkardın, dilimden hiç düşmez adın
Beni üzmek mi maksadın?!
Diye buyurdu inflack zaman: 10/22/2009 12:11:00 AM 2 adet hariçten gazel
Etiketler: fosforlu cevriye, kapın her çalındıkça, kelimeler, odtü köprüsü, sınav, tanju gürsu
Burger King tahtın rehavetine mi kapılmış?

Şimdi burada marketing dersine giriş maiyetinde "Burger King sektör lideri ülkemizde." dememin pek bir anlamı olmaz zira sağır sultan biliyor bunu. McDonald's'ın gitgide ufaldığını, azaldığını, Burger King'inse aksine mantar gibi türediğini ve daha çok tercih edilen bir marka olduğunu.
Ben de Burger King tercih edenlerdenim. Dolayısıyla evden de bolca sipariş veriyorum. Üstelik çok da istikrarlı bir müşteri olarak siparişim belli: Steakhouse Menü, bazen ekstradan soğan halkası vs.
Bugün de sipariş verdik. Ben artık pek yemek yiyemediğim için sadece soğan halkası istedim kendime, anneme de menü her zamankinden. Patatesler elma dilimi olacak.
Annemin menü geldi yarım saat sonra. Ama ortada ne elma dilimi patates var(normal yollamışlar) ne de soğan halkası. Canım çok çekiyor olmasa uğraşmazdım belki ama inada bindi. Olabilirdi, hataydı, yapılırdı... Geri aradım 444 KING'i. "Tamam hanfendi yolluyoruz, özür dileriz." dediler. Eyvallah dedim, başladım beklemeye. 1 saat oldu, hala yok. Tekrar telefon etti annem. "Karışıklık olmuş, gelecek, özür dileriz." dediler. Peki demiş annem de. O esnada ben uyudum, gelince haber vermesini istedim annemden. Ve kendim uyandım. 2 saate yakın uyumuşum. Nerede soğan halkalarım? Yok! Hala yok!
Son aramayı ben yaptım.
"Tek istediğim soğan halkası yemekti ve 3 saattir bekliyorum. Bir kutu soğan halkasına kavuşmak için ne yapabilirim?" dedim. Kız bana kuryelerden birinin 3 senedir sipariş verdiğim evi bulamadığını, birinin getirirken yolda aksilik yaşadığını, üçüncüsünün de hani bana hani bana dediğini anlatıktan sonra tekrar özür diledi ve kapattı.
Evet sonunda geldi soğan halkaları ama bende ne şevk kalmış ne bir şey.
Şimdi açsam... Telefonda bana cevap veren kızın suçu mu bu aşırı gecikme? Kuryenin suçu mu? Müşterilerin kayıtlarını dinleyen Halkla İlişkiler Uzmanının suçu mu? Yoksa okuduğunu anlayıp da pakete koyması gerekenleri tam koymayan ya da koyduğunu kontrol etmeyen kişinin sorunu mu?
Bence son şık ama telefonla da o kişiye ulaşmam çok zor. Ona ulaşmak için akşam akşam canını sıkacağım insan sayısını da işin içine katınca aramaktan vazgeçiyorum ve paçayı kurtarıyor o dikkatsiz kişi.
Ama Burger King zincirleme çalışan bir firma. Herkes birbirine bağlı. Burger King bir takım diye düşünürsek- ki eminim çalışanlarına bu ruhu aşılamak için eğitim bile veriyorlardır- o zaman suç herkesin. Telefondakinden tut, kuryeye kadar. Ben kime çökmeliyim? Kendimce ceza verip her türlü verimi Burger'dan sildirmeli miyim? Bunun onlara ne zararı var, tek kişiyim sonuçta. Kulaktan kulağa bile yayabileceğim yer sayısı sınırlı bu ayıbı.
Belki onlar da blogları takip ediyorlardır, o sebepten buradan sesleniyorum:
Burger Kingciler! İyisiniz, hoşsunuz, lezizsiniz, kralsınız... Ama biraz özeni elden bırakmışlık mı var bilemiyorum... Dikkat edin lütfen, güzelim siciliniz böyle dandirik şeylerle karalanmasın.
Diye buyurdu inflack zaman: 10/14/2009 05:05:00 PM 8 adet hariçten gazel
Etiketler: burger king, gecikme, müşteri ilişkileri
Ellerim Üşüyor
Sınırlı sayıda zaman dışında elleri sıcak birisi olamadım. Genelde hep üşürler, hep soğuklardır ve ısıtacak birisi yoktur.
İnsan her ne kadar "ohh başım rahat" havasında olsa da bazen özlüyor bir ilişki sahibi olmayı. Canı sıkılınca arayacak biri olsun, görünce gidip arkadan sarıldığınızda mutlu olacak birisi, o size sarıldığında sizi mutlu edecek biri. Belki birkaç öpücüğün özlemi, belki film izlerken başınızı koyacak bir omzun. Müziğinizi, yemeğinizi, gününüzü paylaşacak birisi... Ellerinizi tutacak ve ısıtacak birinin özlemi.
Düşünüyorum, bakınıyorum... Göremiyorum hiç öyle birisini. Ya benim gözlerim kör ya da ne heveslisi var ne de hevesli olsa bile benim ellerimi ısıtabilecek kabiliyette gördüğüm biri var. Yalnızlıktan daha çok koyan şey, yalnızlığa alışmak zorunda olduğum hissi. Tek kişi yaşamak zorunda olmak zor, hele ki hayat çift kişilik planlanmışken.
Nereden girdim ki bu konulara değil mi? Gözümün önünde cıvıldayan çiftler değil aslında derdim. Bir konsere gitmek istiyorum, milleti ikna etmem gerekiyor gelmeleri için. Bir sevdiceğim olsa, böyle insanları ikna etmek zorunda kalmasam. Partnerim belli olsa... Sırtımı dayamam gerektiğinde sağa sola bakmak yerine kendimi güvenli kollara salabilsem. İki çift gözde sonsuzu görüp kendimi kaybetsem, kendimi kaybederken kalbimin ritmini keşfedebilsem yeniden. Aynısını ben de onun için sağlayıp, onu mutlu edip ben de mutlu olabilsem?!
Bu ara yalnızlığım başıma ve ellerime vurmuş durumda.
Ellerim üşüyor. Buz tutuyorlar. Ve ben artık onları cebime koyarak ısıtamıyorum, bu da beni üzüyor.
Diye buyurdu inflack zaman: 10/12/2009 06:15:00 PM 5 adet hariçten gazel
Etiketler: aşk, partner, sevgili, yalnızlık, üşüyen eller