6 Mayıs 2012

Nehsteyşın

Kapı açılıyor, inecekler daha dışarı çıkmadan birkaç öküz yavrusu içeriye doluşmaya çalışıyor. Bir şekilde içeri girip oturuyorum. Cehennemin dibine kadar uzanan yürüyen merdivenlerden inerken basınç değişiminden kulaklarım tıkanmış. Zaten Ocak'ta İtalya'ya hasta hasta gittiğimden beri bu kulak tıkanması problemini aşamadım. Rasathane'den Kandilli Sahili'ne inerken de tıkanıyor kulaklarım.

Metroda otururken milletin ayaklarına bakıyorum. Kötü niyetli olduğumdan değil, yorgunluktan kafamı kaldıracak ve ileriye bakacak halim olmuyor genelde. İstanbullular'da ilginç ayakkabılar var. Ankara'da ilginç ayakkabı görmek zordur. Herkes genelde aynı şyleri giyer. Converseler, Tigerlar, siyah-kahvrengi ayakkabılar, birtakım babetler vs. Burada çok renkli, çok tarz ayakkabılar var. Ben bunları düşünürken benim durağıma yaklaşıyoruz. "Bir sonraki durak: Dördüncü Levent!" diyor o kadın. Çok merak ediyorum, kim bu kadın? Haftada en az 1 kez bindiğim metroda en az 3 kez sesini duyduğum bu abla kim? Derken yine o takıldığım şeyi söyledi: "Nehsteyşın: Dördüncü Levent."

Next Station'ı nehsteyşın diye söylemesine zaten takılıyorum da, İngilizce konuşurken Dördüncü Levent demesi iyice komiğime gidiyor. Zaten ilk kez duyduğumda güldüm, yanımdaki kız bana bakmıştı. Sonra kendi kendime muhabbete daldım yine:

- Puhahah Nehsteyşın, Dördüncü Levent dedi resmen yaa!
- Ne diyecekti ki? Levent the Forth diyecek hali yok... Yerin adı Dördüncü Levent sonuçta.
- Diğerlerini de İngilizceye çevirelim?
- Çevirelim annem...
- Mecidiyeköy?
- Moneyvillage
- Osmanbey?
- Mr. Osman :)))
- Taksim?
- My Taxi... Yok artık! Onun olayı başka, taksiyle alakası yok. :)
- Başka başka! Eğlendim ben!
- Gayrettepe
- Effort Hill
- Kabataş (bu metroda değil ama ya...)
- Rude rock :p
- Gerizekalısın sen yemin ediyorum!
- Sus la, devam!
- Beşiktaş
- Cradle Rock
- Nişantaşı
- Target Rock
- Maçka?
- ?!?!?
- Maçka ne demek ki?
- Bilmem, aslında Rumca gibi... Rusça gibi... Bilemedim.
- Araştıralım?
- Araştıralım.

Maçka kedi yavrusu demekmiş.

Nehteyşın: Kitten!


30 Nisan 2012

İstanbulluluk

Hiç lafı dolandırmadan: Ben İstanbul'a taşındım.

Evet, yapmam yapamam dedim, olmaz dedim. Büyük konuşmuşum, ne diyeyim...
Gerçi daha 2 hafta oldu ama 1 senedir buradaymışım gibi hissediyorum. Anasınıfından beri arkadaşım olan Nazlı ile ev arkadaşı oldum. Evimle işim arası 1.5 saat (taksiyle 15 dakika aslında da, çaktırmayın)

4. Levent'te oturuyorum, işyerim ise teee Üsküdar'da. :) Peki, ben ne iş yapıyorum burada? Event Specialist oldum ben!! Okulda adını görüp görüp iç geçirdiğim bütün şirketlerin binalarına girip çıkıyorum, onların Marka Yöneticileriyle iş yapıyorum. Yalnız beni görseniz inanamazsınız, haftada 7 gün, günde 15 saate yakın çalışıyorum neredeyse. Bunu duyunca insanlar mahvolduğumu, bittiğimi düşünüyorlar. Yorulmuyorum diyemem, ama işimi biraz fazla seviyor olabilirim. Bu arada bunu okuyanlar şirketimin facebook sayfasını beğenirlerse bana çok büyük bir iylik yapmış olurlar, ayrıca bir gün bizim size ya da sizin bize işiniz düşebilir diye düşünüyorum. Çünkü bir sürü organizasyonumuz oluyor. Buralarda süpervizörlük yapacak, yardımcı olacak ekip arkadaşları aradığımız çok oluyor.

Misal en son Ruffles'ın TomTom sokaktaki Football Fest'ini yaptık, yapmaya devam ediyoruz. Maç olan her gün oradayız.

En büyük yardımcım Google Maps bu arada. Yani İstanbul konusunda çok cahil olmasam da, yine de taksici amcalara kendimi çok fazla emanet etmem gerekmiyor işte. :) Aslında yazacak, tespitini yapacak çok şey var ama nedense kendime saklayasım var artık. Gün gün yazabilsem bir İstanbul günlüğü oluşturabilirim, Twitter'dan bile düşündüklerimin %10'unu zor yazıyorum. İnsan yaşadığı zaman internetle ilgilenemiyor. Bir de tabii TTNet 2 haftada internetimi zor bağladığı için bu iki haftalık süreçte internetten, bilgisayardan soğumuş da olabilirim.

Neyse, ben yatıyorum ya.

Belki o ilk İstanbul'a taşındığım günkü ilham gelir de yaşarım.


21 Şubat 2012

Zaman Makinesi Olsaymıştı

Aynaya bakarken sıkıldığımı fark ettim. Her zamanki gibi kendi iç sesimle diyalog içerisindeydim. Kendim sorup kendim cevaplıyordum abuk subuk sorularımı ama dışarıdan birisi görse sadece aynada kendime bakıyorum zannederdi.

- Sıkıldım ben ya...
+ Daha yeni geldin ama Ankara'ya. 10 saat bile olmadı?
- Biliyorum. Elimde değil ki, durunca sıkılıyorum. Biliyorsun.
+ Ne yapmak isterdin ki?
- Gitmek.
+ Nereye?
- Eskiye.
+ Öff yine sevgili muhabbeti, duygusallık?
- Yok la.. Daha eskiye.. Ben doğmadan önceki eskiye. (Kendi kendimle olan diyaloglarımı bu ara Behzat Ç çok etkiliyor.)
+ Zaman Makinesi olsa yani.
- Evet. Zaman makinesi olsa gitmek isterdim.
+ Ne yapıcan ki?
- Bilmem, böyle Taş Devri'ne filan gidip baksam... Ya da, gitsem şu iPhone'u Graham Bell'e göstersem, aklını alsam adamın?
+ Graham Bell'e?!
- Hea, beğenmedin mi?
+ Adresini nereden bulacaksın?
- Ya eskiden millet biliyordurdur herhalde birbirinin nerede yaşadığını. Sorarım birilerine.
+ Gerizekalısın sen.
- Ya niye?
+ E sen Zaman Makinesine bineceksin, uçağa binmeyeceksin ki! O zamanlar böyle uçak muçak da yok. Kıyafetin abuk kaçacak, paran yok... Nereye gidiyorsun da Graham Bell'e telefonu gösteriyorsun?
- Ya şu mantığın yüzünden hayal bile kuramıyorum farkındasın dimi? Zaman Makinesi mi var da bu kadar araştırma yaptın hemen, mal mısın?
+ Hani, olur da bir gün olur da Zaman Makinesi olur da binmem gerekirse böyle denyoluklar yapma diye dedim ben.
- Ööööff vallahi sıkıldım yemin ediyorum.
+ Tamam be. Git bence bu konu hakkında Twit at. Belki beğenen biri filan çıkar.
- Uzun olur ama bu ya.
+ Tumblr'a yaz?
- Bloga yazayım?
+ O da olur, hem 2012 başladı sen tek kelime yazmadın. Zamanıdır bence.
- Kimse bakmıyor ki artık bloga ama...
+ Ya bloga yazar, sonra yazdım diye twit atarsın, olmadı kopyalar Tumblr'a yapıştırırsın. Olmaz mı?
- Mantıklı. Olur.
+ Hadi o zaman.
- Yazarken ne dinleyeceğim?
+ Hmmm... Ağır soru... Lena Del Rey?
- I ıh, canlı performansını dinlediğimden beri soğudum ondan.
+ Ben de ya, çok kötüydü. Şu yandakilerden bir tane seç işte.
- Gin Wigmore diyorum o zaman.
+ Her türlü gideri var. Aç Hey Ho'yu sonra gelir gerisi zaten.
- Ok. Sonra da yatarım mı?
+ De get, nereye yatıyorsun, daha Behzat Ç izlersin bence, saat erken.
- O da var. Tamam tamam sus şimdi, yazayım ben şunu...

15 Aralık 2011

Tazecik İş Hayatım

Bayanlar ve Baylar,

İşyerimden bildiriyorum.
Kendime ait ufacık bir ofisim var ve bilgisayarım. Mac kullanıyorum. Aslında bu ofis iki kişilik ama benimle başlayan arkadaşım Özlem işten ayrıldığı için ve Fecir de sadece bazı günler geldiği için şimdilik ofis bana ait. Kendi bölmemde arkadaşlarımın bir fotoğrafı var. Minyatür çam ağacımı da koydum. Rengarenk post-itlerim, kalemlerim, bir sürü dergi, masa takvimi (örnek)... Dolu bir masam var yani.

İş başta zordu. Aslında hala zor. Uyanmak sıkıntı. Daha büyük sıkıntı ise eve gittiğimde pilimin bitmiş olması. 8 buçukta uyuyordum başlarda. Artık 11-12 gibi yatmaya başladım. İşte kalıp kalmamayı da çok düşündüm, hala da düşünüyorum aslında ve sanırım hayatım boyunca da "bu işte çalışmaya devam etmeli miyim?" diye düşünmem gerekecek, bunu fark ettim. Yapacak bir işim varken ya da müşteriyle görüşmeye giderken mutluyum ama ne zaman ki işim yok, çok boş hissediyorum ve sıkılıyorum. Kendimi oyalamak zor oluyor bazen. Telefonla konuşmayı iş için olsa bile sevmiyorum. Hiç de sevmedim sanırım. Benim olayım yazı yazmak ve yüz yüze görüşmek.

İlginç şeyler öğreniyorum. Mesela şu an sizin yolda gördüğünüz billboardların her birinin ismini ve fiyatını ve ne kadar süre kiralarsanız ne kadar indirim alabileceğinizi ezberlemiş durumdayım. Bir masa takvimi hazırlamanın ne kadar uzun sürdüğünü gördüm. Şirketlerin "reklam" konusunda  ne kadar bilinçsiz ya da isteksiz olabildiklerine şahit oldum.

En büyük korkum ise bu tempoda bir sosyal hayatımın kalmama ihtimali. Belki vücut olarak değil ama kafa olarak feci yoruluyorum. Dedim ya, akşama pilim bitmiş oluyor. E cumartesi de 4'e kadar çalışıyorum. Kendime ve arkadaşlarıma ayıracak vaktim kalmıyor pek. O kısmı bir oluruna koymam lazım. Yakında kendi iş kartım da olacak inşallah. :)

İlk maaşımı alacağım günü bekliyorum dört gözle. O zaman daha şevk dolu, daha mesut yazılarla çıkabilirim karşınıza. Şimdilik feci yorgunum. Çıkmama daha 1 buçuk saat var.

30 Kasım 2011

Size Anlatmam Gerekenler Var!!

Uzun süredir hayatım hakkında yazamıyordum ve açık olmak gerekirse bugünü bekliyordum.

Hoş olmayan günler geçirdim gerçekten. Buraya aşk kelimeleri döktüğüm günleri geride bırakmam gerekti ve bu gerçekten zaman aldı. Bir insanı çok sevdim, belki o da beni sevdi, artık bundan emin değilim. Bitmesi gerekti ve bitti. Ben bitirmedim, açık olmak gerekirse. :) 1 buçuk sene süren bir ilişkiyi bir SMS bitirdi. En çok üzen şeylerden biri de buydu. Bunu atlatmaya ve tekrar "bir başkasını değil de kendimi sevmek" olayına alışmaya çalışırken yapmamam gereken bir şey yaptım. Aranızda yeni ayrılanlar varsa kulaklarına küpe olsun: Ayrıldığınız kişiyle görüşmüyorsanız sakın ama sakın onunla ilgili internetteki hiçbir şeye bakmayın! Ben uzun süre dayandım. Tam 1.5 ay boyunca kesinlikle hiçbir yere bakmadım. Resimleri silerken kötü oldu içim tabii ki, yürek bu da. Ailesi Facebook'ta halen ekliydi, silemedim, arkadaşlarıyla da konuştum ama onunla ilgili hiçbir şeye bakmadım. Onun da benimle ilgili şeylere bakmasını istemedim, elimden geldiğince kaçtım sanırım. Twitter'da aşka ve erkeklere sövdüğüm şeyleri, facebookta paylaştığım acındırık şarkıları görmemeliydi. Haliyle buraya da yazamadım. Tumblr'a yazdım yazdım sildim.

Sonra bir gece saçmaladım ve onun twitterına baktım. Görmek isteyeceğim son şeyi gördüm. :) Ne bekliyorduysam artık. Siteye girerken "Seray, kaşınma!" diyordum. Biliyordum içten içe ama kabullenmek için görmem şarttı sanırım. "En ufak ilgim alakam yok. Abartıyorsun..." dediği ve ama beni duruma inandıramadığı kız vardı listede. Şimdi yazarken gülümsüyorum kendi kendime, komik geliyor yaşanan her şeye uzaktan bakınca. O sırada hiç komik değildi ama emin olabilirsiniz. Kendime has ufak sinir krizlerimden birini geçirdim. Çok ağladım. Çok canım yandı. "Biz birbirimizi sevdik ama şartlar el vermedi." lafıyla kendinizi avuturken ve belki hala kendi içinizde ufak da olsa bir "belki bir gün.."ü beslerken böyle bir durumla karşılaşmak insanı alaşağı ediyor. Güveniniz ölüyor. Kimbilir belki arkamdan da konuştular ya da boşluğa düştü de ona sarıldı ya da belki onu hiç unutamamıştı ve ben bir yara bandıydım diye günlerce düşünüyorsunuz. Kimi suçlayacağınızı bilmiyorsunuz. Arada kendiniz de kaynıyorsunuz.

Bomboştum! Arkadaşlarım okula-işe başlamış. Evde bir ben bir annem... Gece geç yatıyorum öğleden sonra kalkıyorum. Ne bir yemek düzeni, ne bir uyku düzeni... Bir ara sadece kahve çay ve sigara ile beslenmeye kadar gittim. İşim gücüm yok. Kendimi oylamaya çalıştıkça daha da batıyorum. İçimde bir sinir, bir nefret...

Ataklar başladı. Anksiyete atakları diyebiliriz. Daha evvel buraya yazdığım bir yazıda da geçirdiklerimden. Kalbim gümbür gümbür atmaya başlıyor, içime yersiz bir korku yerleşiyor, bir panik, nefes alamıyorum, elimi ayağımı koyacak yer bulamıyorum! Ne yapacağımı bilemiyorum. Bana ne olduğunu bilemiyorum, ama iyi bir şey olmadığı kesin.

İki seçenek vardı. Ya ben bunun bana olmasına izin verecektim ya da kalkacaktım düştüğüm yerden artık. Silkinecektim. Öncelikle o ataklardan kurtulmak lazımdı. Bir kliniğe gitmek yerine daha güzel bir yere, Marmaris'e gittim. Annem, hava değişikliği, güzel hava ve yepyeni insanlar o kadar iyi geldi ki! Boşuna dememişler tebdil-i mekanda ferhalık vardır diye! Marmaris'e giderken durup durup sebepsiz ağlayan, uyuyamayan ben Marmaris'te yenilendim. Yağlı boya resim bile yaptım. :) Profesyönellikle yakından bile alakası yok, ama tavsiye ederim, o boş tuvali boyamak insanı baya mutlu ediyor, eğlendiriyor ve zihnini boşaltıyor. Yeni başladığınızda da kimse size "ööö kötü olmuş.." demiyor, hep güzel şeyler duyuyorsunuz. Bu o kadar önemliymiş ki aslında. Bilememişim. Marmaris'te hoş bir arkadaş da edindim. Kendisi Bulgar. Marmaris Yarış Haftası'na gelmişler. 28 yaşında bir veteriner. Adı Deian. Onunla konuştuğum uzun saatler esnasında aslında ne kadar farklı ve iyi insanların da olabildiğini fark ettim. Deian'la maillaşmaya devam ettiğimizi de bildirmekten mutluluk duyarım. Yıllar sonra bir penpalım oldu ve hayat felsefesiyle de benim açılmamda baya yardımı var kendisinin.

Ankara'ya dönmekten ve yine eski durumuma dönmekten korkuyordum. Dönüyor gibi de oldum. Ama gururla söyleyebilirim: Artık atak matak geçirmiyorum. Kendimi koyvermiyorum ve gayet iyiyim. :) Maşallah.

Olaylar yavaştan düzeliyor işte. Geçen çarşamba günü bir firmayla görüşmeye gittim ve başvurduğum pozisyon Muhasebecilikti. Kendime acıyordum biraz. İstediğim bu değildi diyordum. Sonra onlardan telefon beklerken Cuma günü biri aradı. Beni görüşmeye davet etti cumartesi günü için. Gittim. Gittiğim gibi kabul edildim ve ben de kabul ettim.

Ve duyuruyorum: Perşembe gününden itibaren Pusula Reklamevi'nde Marka Danışmanı olarak işe başlıyorum! :))) Asıl haberim buydu.

Korkuyorum tabii ki. İlk iş deneyimim. Benim bolca uyumama beddua edenler yaşadılar zira bundan sonra sabah 07.40 otobüsünü yakalamam ya da araba kullanmayı öğrenmem gerekiyor. Nasıl olacak bilmiyorum ama bence ikisinden birini ya da ikisini de başarırım. Kendimde o enerjiyi ve heyecanı görüyorum. Karşıma çıkacak kişilerin iyi insanlar olacağını umuyorum. Patronum gayet hoş bir bayan mesela, ama geri kalan kişilerle ilk kez perşembe günü tanışacağım.

Mutluyum. İstediğim iş olduğu için, istediğim yerden başladığım için mutluyum. Arkadaşlarım olduğu için mutluyum. (Özellikle Ozan, Özge, Pelin, Sonay, Sultan ve Masum'a) Ailemle aram, yine maşallah, uzun süredir olmadığı kadar iyi olduğu için mutluyum. Onlar gibi bir ailem olduğu için şanslı hissediyorum kendimi.

Eski, normal hayatıma geri dönebildiğim için mutluyum. Ekşi'deki yazarlığıma kavuştuğum için mutluyum. (nickim iinflack, 2. şans için iki i)

Bu bloga başladığım ilk günlerde de bir ayrılık yaşamıştım. Çok daha sert geçmişti ama yine ayağa kalkmıştım. Olan bitenleri buraya yazdığım için de mutluyum çünkü kendi eski yazılarım olmasa bu durumların "geçtiği"ni ve zamanın gerçekten lazım olduğunu hatırlamam zor olabilirdi. Geçmişteki Seray'a da teşekkür borçluyum ve umarım tekrar böyle şeyler yaşamak zorunda kalmam ama şu an bu yazıyı iki kere düşüp iki kere kalkmayı ve her seferinde bir öncekinden daha sağlam kalkmayı başarmış bir Seray yazıyor. Gelecekteki Seray'ın işi gerçekten çok daha kolay olacak. :) Belki o başarır 1 çikolata ve 2 paket mendille 3 kere ağlayıp kurtulmayı. ;)

"Düşmez kalkmaz bir Allah! Düşmek insana mahsustur, ama düşünce kalkmasını da bilmektir insan dediğinin marifeti."

Ve okur mu okumaz mı bilmiyorum. Okuyacağını pek sanmıyorum ama: Sana kızgın değilim artık. Beni bilirsin, hemen kızarım, aradan zaman geçer ve hiçbir şey olmamış gibi hissederim. Şimdi de tam olarak "Hiçbir şey olmamış" gibi hissediyorum. Resimler, hediyeler duruyor ve atmayacağım. Belki günün birinde birisi fotoğrafları sildirir, onun sözünü veremem. Güzel olan her şey için teşekkür ederim. Bunları bir mailda filan da yazabilirdim ama nasılsa cevap vermezsin diye artık senden herhangibir şey beklemek istemediğim için buraya yazıyorum. Umarım başka birisini daha bu şekilde üzmezsin, tek dileğim bu.

Bundan sonraki yazım muhtemelen iş hayatı üzerine olacak. :) Bakalım... Benim için dua edin lütfen. İhtiyacım olacak gerçekten. Düşündükçe heyecanlanıyorum. :)

Görüşürüz ve okuduğunuz için teşekkür ederim.

Bütün linklerimi http://about.me/inflack adresinde toplu halde bulabilirsiniz artık. ;)

15 Kasım 2011

Sosyal Medya Dünyasına, İstanbul'a İsyanımdır!

Blogspot'la ve Blogcu ile ülkemizde patlamış, kimisinin pembe fona mor ve kalın harflerle 3-4 şarkı sözü yazıp bıraktığı kimisininse günü gününe devam ettiği bir hobi, bir iş blog yazmak. İlk patladığı sıralarda başlayanlar günlük hayatlarını, sporu, müziği yazarlardı. aralarında ben de vardım. Birkaç kişi başlamıştık. Sonra ne olduysa blog yazarları geleneksel medya ile buluşuverdi. Bir "popülerlik yarışı" aldı başı gitti. Yazmak için yazmak bitti. Ama bu kısım sadece İstanbul'da ikamet eden blog yazarları için böyle oldu.

Sikindirik yazarlar gazetelere çıktı. Sizinle birlikte hayatını anlatmaya başlayan ve sizin dostunuz yazarlar kitap çıkardı. Sizin masada otururken ismini bile öğrenmeye tenezzül etmediğiniz yalap şalap adamlar kitap çıkardı. Bir kısmı ünlü firmaların sosyal medya sorumluları, blog yazarları oldular. Kimisi gazetelerin internet sayfalarında yazmaya başladılar. Neredeyse her ay bir davete, bir "blogcu" etkinliğine davet edildiler.

Ama bu olanlar sadece İstanbullular'a oldu!

Benim gibi Ankara'da, başka şehirde olanlar inatla yazmaya devam ettiler ama yoruldular. Zaten de günlük gibi blog yazmanın modası geçti, insanlar okumaz oldu, tumblr çıktı, twitter çıktı.

Böyle işte bu ülkede "blog yazarı" olmak. Yazmaya aşık olmak, yazmak, savaşmak, dayanamamak, kızmak, kıskanmak, kendine kızmak ve sonunda bırakmak. Her gün açtığın sayfayı ayda bir kez bile açamaz olmak.

Yazdığım şeyin okunmasını istemesem günlüğüme yazardım. Ben yazarak kendimi ifade etmeyi ve insanların buna tepkisini görmeyi seviyorum. Bir blogu tek başına yazıp orada bırakmanın anlamı cidden olmuyor. Öyle olsa "yorum" kısmı olmazdı. Dediğim gibi, günlük yazar, rafıma koyar kendime saklardım.

Ayrıca ben de istiyorum bir ürün hakkında yazı yazınca örnek ürünlerin yollanmasını. Blog yazarları için olan özel festivallere davetiye kazanmayı. Yazılarımla bilinmeyi, yazdıklarımı tartışmayı ve bu işten para kazanabilmeyi. Ama olmuyor. Niye? Ankara'dayım çünkü. İstanbul'a taşınabilirim, ama sosyal medya uzmanlığına yeni başlayacak kişiyi Ankara'dan almıyorlar, alsalar da tek başıma yaşayabileceğim bir para teklif etmiyorlar. Böyle de lanet, böyle de salak bir şey. Yarışmalara da katılamıyorum. Katıldım Efes'in yarışmasına, en beğenilen yazı benimki oldu, Ankara'dayım diye seçilmedim. Yok böyle bir saçmalık ya!

Bu işin göbeğinin İstanbul'da olmasına deli oluyorum. İmla kurallarını dahi bilmeden yazı yazan insanlar sırf İstanbullu oldukları için bu işin kaymağını yerken, Ankara'dan bir güzel blog yarışmasına katılamamayı, bizim buluşmlalarımızın olmamasını, yok sayılmayı yavaş yavaş unutulmayı sindiremiyorum. Yazma şevkimi kaybettiriyor bu hisler bana. Niye yazayım ki?

21 Ekim 2011

Sıkıyorsa Dizileri Kaldırın... Bize ne?!

İki gün önce 24...
Dün 1...
Bugün 2...

Gidiyor böyle. Sayıları yazmak çok kolay. Düşününce... Kanat Atkaya demiş yazısında, klişe bir yazı benimki diye. Yazarsam benimki de bu açılardan klişe olacak. Hiç huyum değil zaten gündemi yazmak, gerçi bu olay artık "gündem" denen akışkan olaydan çıktı, katılaşıyor, pıhtılaşıyor. Geç bile!

Bu değil konum. Benim konum yine sosyal medya. Şehit haberi geliyor, insanlar üzülüyor ve kendilerini ifade edebilecekleri ilk yere yani bilgisayarın başına atıp üzüntülerini bir şekilde paylaşıyorlar.

Sonra birileri çıkıyor, bu insanlara samimiyetsiz diyor. Kendileri "samimiyet" adına ne yapmışlar diye soramıyoruz. Biz bu insanlara 9GAG'de "Hipster" diyoruz. Türkçe bir karşılık bulmak da mümkün, ama konu dışı yine.

Biraz daha geçiyor... Bu sefer medya tepki vermeye başlıyor. Kimi programını durduruyor, kimi tümden yayını kesiyor, kenara siyah kurdele koyuyor vs. Devamında ise nasıl biz birbirimize samimiyetsiz diyoruz, medya içinden birileri de diğerlerine samimiyetsiz diyor.

Bu sefer bunu yapan kişi Okan Bayülgen oldu. Dün gece başladı sanırım bu "Sıkıyorsa Dizileri Kaldırsınlar!" olayına. Kendisini takip ettiğim için birden bütün twitterım kendisinin RT ettiği tweetlerle doldu. Yok işte millet dizi manyağı olmuş, bu kadar insan ölürken dizi izliyorlarmış vs.

Okan Bayülgen insanlar dizi izlemesin diye "diziler kalksın" dediğini zannetmiyorum. Diziler kalkınca normalen reklamlar da kalkacak ve tabii reklam gelirleri de gidecek kanalların. Sabah programlarının almadığı reytingi ve dolayısıyla reklamı diziler alıyor biliyorsunuz. Onun samimiyetsiz bulduğu kısım bu olsa gerek. "Eğer samimiysen gerçekten, gelirinden, reytinginden vazgeçersin!" diyor. Kanallara onun isyanı bence. Dizi izleyenlere değil.

Bakın, hazır olun, ben de birilerinin samimiyetsizlikle suçlayacağım şimdi.

Okan Bayülgen'i bu twitter hareketinde destekleyen insanların çoğunluğunun SAMİMİYETSİZ ve dahi İKİ YÜZLÜ olduğunu düşünüyorum. Neden mi?

Okan Bayülgen'in çekirdek izleyicileri kimler? Üniversite öğrencileri, ülkemin aykırı düşünceli insanları. Yani bahsi geçen dizileri izleyen kesim değil! Bunu kendisi de biliyor, siz de biliyorsunuz. Fatmagül'ün Suçunu seyreden kişiler değiller bu insanlar. Ha, dizi seyretmiyor değiller tabii ki. Bu arkadaşların çoğu, ben dahil, internet üzerinden yabancı dizileri kaçırmadan takip eden insanlar değiller mi? Okan Bayülgen açsın anketini işte! Ne dizi izliyorsunuz desin. Başta Weeds, Breaking Bad, How I Met Your Mother olmak üzere bir dolu yabancı dizi adı çıkmayacak mı?
E kardeşim, sana ne o zaman elalemin dizi keyfinden? "Türkiye dizi manyağı olduuaağğ!" Muhteşem Yüzyıl, Kuzey Güney vs. izleyince dizi manyağı ama bütün gece "altyazısı ne zaman çıkacak" diye kafayı yemek dizi manyaklığı değil dimi? Dizi Türkiye'de çekilip fakir oğlan-zengin kız-amcası yengesi ve kötü adamlar çekilince kötü, esrar satan ve zenci esprisi yapan beyazları konu alınca süper. Hadi kanallar kaldırdı dizileri, sen bırakacak mısın diziportu? Bırakacak mısın torrentin başında beklemeyi? Yoksa haybeye, @okanbayulgen seni RT etsin diye gelişine sallıyor musun öyle sinirli sinirli ve bilmiş bir şekilde? Bir hareketin parçası gibi hissederken vicdanın bir nebze sızlıyor mu acaba?

Diziler kalksın, kalkmasın. Fark etmez bana. Çoğu kişiye fark edeceğini zannetmem. Ben hem yabancı dizileri takip ediyorum, bir de Muhteşem Yüzyıl'ı takip ediyorum ama cidden fark etmez. Duyduğum acıyı, hissettiğim çaresizliği arttırmaz da azaltmaz da. Dizilerin kalkması, şu saatte sadece Okan Bayülgen'e medya patronlarının gerçek duyarlılık seviyesini kanıtlar belki. Zaten zannetmiyorum dizilerin kalkacağını.

Ha gerçekten samimiyet mi arıyoruz. Bana (ben kimsem) samimiyetinizi kanıtlamak istiyorsanız, Digiturk'ün kanalları kapansın. TNT kapansın. altyazılı ve altyazısız dizileri yayınlayan siteler kapansın. Ya da kapanmasın ama bu #sikiyorsadizilerikaldirin hashtagine sahip çıkan insanlar girmesinler bu sitelere. Kendileri de ne Twitter'dan ne Facebook'tan ne de başka yerden paylaşım yapmasınlar. Direkt sokağa çıksınlar.

O zaman samimiyetinize inanırım.

Bir hafta dizi kalkmış da kanalların geliri düşmüş. Bundan bize ne? Bundan şehit analarına ne? Onların zaten dizi izleyecek hali yoktur. Milli yas tutmaksa amacımız ya adam gibi tutalım ya da her zaman yaptığımız gibi tutmayalım. Ama kendince iş yapanlara samimiyetsiz demeden önce, n'olur bir aynaya bakalım sonra konuşalım. Allah aşkına.

1 Ağustos 2011

Bir de Bilkentli'ye Sor!

Hey ho... :) Kendi şarkılarımı dinleyerek başladım yazıma. Uzun zaman olmuş yazmayalı. Efes kepazeliğini de sildim...

Marmaris'e oradan Adana'ya gittim, tatil kısmını kapatıp Ankara'ya döndüm ve dizilere gömüldüm. Tam bir işsiz hayat formuyum şu aralar. Kendime Bilkent'i iş edindim. Bu sınav sonuçları açıklandığından beridir http://www.formspring.me/bilkentliyesor adresinden gençlerin sorularını yanıtlıyorum okulla ilgili. Ama arada sinirim bozulmuyor değil. Okulla ilgili o kadar yerleşmiş efsaneler var ki!


Tabii bir de bilinçsizce tercih yapacak olanlar beni kızdırıyor. Adam okula okumaya değil ortamına geliyor... Ya da "şu okul olsun hangi bölüm olursa olsun"cular var. Manyak mısınız diye sorasım geliyor! Sen her işi yapacak mısın? Sonra bölümümden nefret ediyorum diyeceksin, yaptığın işi sevmeyeceksin ve insanlar neden bu kadar insan mutsuz diye düşünecekler. Aileler de öğrencilerden farklı değil. Çocuğu ya "para kazanması kolay" bölümlere yollamak istiyorlar çocuğa sormadan ya da belli bir okula ne bölüm olursa. Aynı adam mühendis de olabilir eczacı da... Psikolog da olurum diyor içmimar da... İmkansız ve saçma!

Bir de "bölm kolay mı" diye soran var. Kolaysa yazacak abim,  bölümü yayarak okuyacak aklınca. Sonra işsiz kalınca okulu suçlayacak. Okulun, iyi bir okulun kolay olma ihtimali yok. Ankara'nın eğlence hayatını sormalarına çok kızmadım da, okulda ortam nasıl diyenler delirtiyor beni. Her gün parti var mı dememi bekliyorlar nedir? Zaten Bilkent'in adı çıkmış 9'a inmiyor 8'e. "Okulda çok tikkyler var mı ben Opel'le gelsem ezilir miyim" diye soru var ya! Benim arabam yoktu! Nasıl bir ezilme korkusuysa adam arabasıyla ezilmekten korkmuş okulda. "hahaha çocuğa bak, opel kullanıyor! pis fakir!" :))) okulda arabası olmayan birilerinin olma ihtimalini düşünememiş bile. Bilkent'te hepimiz über zengin, insanlara parasına göre davranan tiksinç insanlarız sanki. Yok öyle bir dünya! Başka okulda var mıdır bilmem, sanmam, ama bizde olmadığını bizzat kendim biliyorum, şahidim.

Ben Bilkent efsanelerini espri diye algılardım ama bunlara inananlar var gerçekten. Hem de sırf bu lise öğrencileri değil. Okulda herkesin sarı saçlı, tikky, para basan insanlar olduğunu zanneden çok fazla başka üniversiteden ve dahi yan komşumuz Hacettepe'den bile insanlar var. Bir defa okulun kapısından girip de bakmamış demek ki. Bir kere o kütüphaneye, fakültelere bakmamış. Dışarıda gördüğü her platin sarısı saçlı kızı Bilkentli sanan var. Okulda Ferrariler, Lamborghiniler cirit atıyor sanan var. Ha ben görmedim mi? Bizim okulda bir tane Lamborghinili çocuk vardı, o da zaten herkesin dilindeydi, adam ODTÜ İnşaat mezunu, Bilkent'e de İşletme okumaya gelmiş 34 yaşında. İşi gücü var filan. Okulda o kadar herkeste böyle arabalar olsa adam milletin diline "lamborghinili!" diye düşer mi? Fark edilmemesi lazım zannedilen gibi bir okulda olsak. Ferrari görmedim hiç. Mayfest zamanı dışarıdan yere yakın janti araba kiralayıp gelen tipler vardı bir seferinde, onu biliyorum sadece. Onların da Bilkentli olup olmadığı muamma. Arabalarda sticker yoktu zira.

Okul temiz mi, eğitim nasıl, hocalar iyi diyorsunuz ama neye göre iyi diye soran yok! Sınıflarda ne gibi teknolojik imkanlar var, kışın sıcak mı diyen yok! Kitaplar nasıl diyen, derslerin içeriğini merak eden yok! Varsa yoksa bu bölümden çıkınca iş imkanı nasıl, mezun kaç para alıyor, zor mu, Boğaziçiyle kıyaslarsak nasıl? Odtü'yle kıyaslarsak nasıl? Şu bölüm mü bu bölüm mü?!

Bir de daha okula kabul edilmeden yandal yapma planlarına girenler var. Yandal yapsın tabii, ne güzel de, bir gir sen okula. Bir hazırlığı atla, bir 3.00 üstü ortalama yap filan dimi? Aynı kişinin Interrail planı yaptığına da şüphem yok. :) Lise mezununun o azmi: Bizde kalmayan azim...

Sorun her yerde ama. Sınav sisteminde, ailelerde, çocuklarda, okullarda, dershanelerde, dershanelerin o rehberlik hocalarında, üniversitelerin reklamlarında, bilip bilmeden atan tutan yakınlarda... Her yerde. Çocuğa tercih öyle yapılmaz diyen yok. Atıyorlar çocuğu suya, nereye yüzerse artık.


Okulların reklamları dedim... Odtü'nün I brain ODTÜ'sü mesela. İnternet ortamında güzeldi. Güzeldi ki dikkatimi çekti ve espri amaçlı I Lung Bilkent diye bir işe giriştim ben de. ODTÜlü ruhu filan... Şahane... Ama sen tut reklamı televizyon kanallarına ver. Ama olmaz. Neden olmaz?
1) ODTÜ yapar da diğerlerinin başı kel mi? 164 tane üniversite var... Her biri 30 saniyeden ne kadar sürer bu reklamlar?
2) Bu reklama bütçe ayırabilecek okul var, ayıramayacak var. ODTÜ ki reklama ihtiyacı olmayan bir okul bu, vakıftan aldık bütçeyi diyor, e vakfı olmayan üniversite kalsın mı öyle? Haksız rekabet değil mi bu?
3) Mühendislikten çıkan adam bankacı olmuş, mimarlık mezunu şarkıcı olmuş sen de bunları reklama koymuşsun. Mezun olup kendi mesleğini yapan sıradan mezunları koysak ya, ünlü olan 5-6 tanesi dışında?
4) ODTÜ ruhu denince ben baş kaldıran, sisteme ayak direyen bir ruh düşlüyorum ama "reklam" gibi sistemin en bir ortasındaki işi yapıyorsunuz. Oldu mu? Hem de ilk çıkan kişi KKTC Kampüsünden. O zaman ODTÜlülerin Bilkent'e gidenlere laf etmeye ne yüzü var ki? Bilkent tutup yapmamış bunu, Koç yapmamış, Sabancı yapmamış...
5) Reklam "bilgi" içerikli olsa yine sorun yok. "tanıtım günümüz şu gün, bekleriz" desinler. Kampüsümüz şöyle, hocalar böyle desinler... Ama bu reklam "duygusal" içerikli bir gaz verme reklamı. Dünyayı değiştirebiliriz... E değiştirmemişiniz daha ama? Neyin gazı bu? Öğrenci ben dünyayı değiştireceğim, hangi bölüm olursa olsun Odtü olsun deyip geldiğinde ve aslında Dünyanın değişmediğini görünce ne olacak? Ne cevap vereceksiniz?

İşte bu sebeplerden çok güzel bir kampanyanın televizyona sıçrayarak ne hale geldiğini ve nasıl tartışmalara yol açtığını görüyoruz. Okul ora, süpermarket değil ki... Tüketim ürünü değil ki! Bilim yuvası! Ve seneye tv'de çeşit çeşit üniversite reklamı görmeye başlarsak sorumlusunun kim olduğunu biliyoruz. Olmamalıydı. ODTÜ olmamalıydı. Ve dua ediyorum, benim okulum yapmasın bunu asla. Bizi televizyonda prime-time'da cümle aleme ifşa etmesin o şekilde. Biz dünyayı onu bunu değiştiriyorsak yine kendi içimizde sessiz sessiz değiştirelim. Fark etmesi gereken fark eder zaten, göze sokmaya lüzum yok.

Böyle işte... Günüm bularla geçiyor, bunları düşünmekle. Ne kadar doğru ne kadar yanlış bilmiyorum. Sadece düşünüyorum. Bir de Behzat Ç izliyorum. :) Bakalım daha sonra neler olacak.

17 Haziran 2011

MEZUNUS

Mezunus, homo sapiens sapienslerin öğrencilik ile işsizlik arasında kalan kısa evresinde aldıkları isimdir. Mezunusların da çeşitleri olduğu bir gerçektir ama rahat genellenebilen de bir topluluktur.

Mezunus olmadan öncesinde girilir aslında Mezunus psikolojisine. Yakında öğrenciliği bitecek olan insan, Mezunus'a dönüşmenin sancılı sürecini genel olarak diğer arkadaşlarıyla içerek ve sona kalan dersleri kaytararak atlatmaya çalışır. Mezunus olurken birtakım duygusal değişimler de yaşanır. Ortalama 5 sene süren öğrencilik hayatının 4 sene 10 aylık bölümünde tek kelime dahi etmediği bölüm arkadaşlarıyla kaynaşmak için az zaman kalmıştır ve bu daha evvel keşfedilmemiş grubu tanımak için önünde sadece 2 ay olan Mezunus sürekli bu grupla dışarıya çıkmak ister. Çıkıldığında konuşulan yegane konular okulun ne kadar da çabuk bittiği, hocaların dedikoduları ve iş bulma çabalarıdır. Bu konuşmalar yapılırken bolca kadeh kaldırılır: "Mezuniyetimize!!!..."

Mezunusların en zorlu dönemi final dönemidir. Bu final döneminden sonra asla geri dönemeyeceğinin bilincindeki mezunuslar oldukça sinirli olabilirler, depresyona girebilirler, ağlama ya da gülme krizi geçirebilirler ya da dersleri boşlayarak Mezunus'a dönüşümlerini 1 sene daha erteleyebilirler.

Finallerin bittiği gün alkol alma oranını daha da yükselten Mezunusların önünde aşmaları gereken 3 önemli gün vardır:
1) Notların açıklandığı ve Mezunusluğun resmiyet kazandığı gün
2) Mezuniyet Balosunda arz-ı endam edilen gün
3) Kepi giyip, sonra da fırlatıp ailelerin memnun edildiği gün

Tabii değişik okullardan gelen değişik türlerdeki Mezunuslar bu özel gün sayısını arttırabilirler. Mezunusluğa geçiş ve Mezunusluk dönemleri insanların Facebook'u en çok kullandıkları, taglenmiş fotoğraf sayılarını %20-50 oranında arttırdıkları, bir daha asla konuşmayacakları insanları mütemadiyen 3er 5er listelerine ekledikleri bir süreçtir. Bir gün gördüğünüz fotoğraf ertesi gün 20 fotoğraf geriye gitmiş olabilir, şaşırmayınız. Fotoğraf albümlerinin isimleri de durumu kısaca özetler şekildedir: "Mezun oluyoruuzzz...", "Okul bitmessiiinnn", "Son Günlerimiz..." ve tabii ki kaçınılmaz olan "Those were the days!" Yaratıcılıklarını zorlayan kimi Mezunus da vardır.

Notların açıklandığı gün Facebook ve Twitter'da çeşitli dillerde "Resmi olarak Mezunum!" ve türevleri görülür. Birbiri ardına girilen Twitler ve Facebook iletileri Mezunusların diğer insanlar tarafından takdir edilmek istemelerinden kaynaklanır. Herkesi tek tek arayıp Mezunus'a dönüştüğünü söylemeye üşenen genç ve coşkulu bünye tebrik ve takdirleri en bimütaviz (böyle bi kelime var mı yoksa ben mi uydurdum?) haliyle kabul eder. Mezunusa dönüşemeyen arkadaşları için ise kısa süreli üzüntü duyar ama o sırada asıl önemli olan kendisidir.

Mezunus'un ikinci önemli günü olan Balo'ya dişi Mezunuslar'ın nasıl hazırlanması gerektiği üzerine bir yazı yazmıştım. Mezuniyet günü dişiler birer Erkek Tavuskuşu'na dönüşürler. Herbiri kendini prenses olarak gören bu renkli kişilikleri normalden 15-20cm uzun boylarından, ağır makyajlarından ve salınışlarından tanıyabilirsiniz. Balo'nun olduğu yere girerken sanki Cumhurbaşkanlığı Balosuna girermiş gibi bir endam, bir gösteriş ve nezaket hakimdir. O esnada erkek Mezunusların iki derdi vardır: 1) Dişi Mezunusların elbiselerinin kuyruğuna basmadan ilerlemek, 2) Olabildiğince içmek. Balo günü her ne kadar bir eğlencenin dibine vurma günü olarak planlansa da; gerek kızların ayakkabılarının ilk yarım saatte ayaklarına vurması, gerekse de garsonların içkileri ve yemekleri bir türlü getirmemesi dolayısıyla şaşkına dönen Mezunus'lar kurtlarını dökemez, başka arayışlara girerler. Bu süreçte Mezunus'un para kavramının ölçüsü kaçar. Mezunus ailelerine uyarımdır: Çocuğunuz mezun oluyorsa Mezuniyet Dönemi için ayrı hesap açın.

Arada sırada yine dışarıya çıkıp, yine içen ve alkol alma seviyesi bir hayli yükselen Mezunus halen eğlenceye doymamıştır. Mezuniyet Günü prova ve asıl mezuniyet olmak üzere iki aşamada gerçekleşir. Prova günü ilk kez bütün dönemdaşlarını cübbe ve kep ile gören Mezunus duygusallaşır. Okulunda klasikleşmiş ise konvoya çıkar, arabaların tepesinde eğlenir, şampanya patlatır ve hızını alamayıp yine kendisini bir barda diğer Mezunuslarla içerken bulur.

Asıl Mezuniyet Günü ise Mezunus'tan ziyade ailesini heyecanlandırır. Aileler diğer ailelerle tanışmak ve bolca görsel malzeme toplamak için o gün törene gelir. 4 senedir çok olgun olduğunu düşündüğünüz arkadaşınızın annesiyle kep yamuk mu olmuş, olmamış mı kavgası yaptığını ve bu olgun şahsın "ya anne ama öf yaa! Böyle bu kaç senedir, ben gördüm! Niye inat yapıyosun yeaa! :(" diye mızıklandığını görebilirsiniz. O gün Mezunuslar asıl kimliklerinden sıyrılıp "evlat" alt kimliklerine bürünürler.

Mezuniyet'te bolca yaygara koparıp, uzuuun uzun sıkıcı konuşmalar dinleyip bolca alkış tuttuktan sonra karnı acıkan Mezunuslar aileleriyle yemeğe giderler bir fotoğraf çekme hengamesinden sonra.

Ve son:
Mezunuslar, memleketlerine dağılmadan önceki son buluşmalarında, son olmasının da verdiği gaz ile sabaha kadar içer, şarkı söyler ve dans ederler bu bir daha görmeyecekleri Mezunus grubu ile.

Mezunusluk Mezuniyet döneminden sonraki yazın sonuna kadar sürer. Bu süreç içerisinde İş bulanlar Mezunusluğu erken terk eder. Eylül ayında halen işi olmayan kişiler ise hayatın bir sonraki evresi olan İşsiz dönemine geçiş yaparlar.

Kaynakça:
                 Derneği, Mezunlar. "Bilkent İşletme Yıllığı", 2011. Meteksan
                 Ben, kendim, şahsım, bizzat

29 Mayıs 2011

Mangal Yakmaya Çalışan Bilkentliler

Bunca sene okulda oku, bir sürü arkadaş edin ama adam gibi bir etkinlik düzenlememiş ol. Bu bana yakışmazdı. Ben de sıvadım kolları, işe giriştim. Bilkent İşletme son sınıf öğrencilerini yani canım arkadaşlarımı topladım ve pikniğe götürdüm! :)

Fasıla gitmiştik, kareokeye gitmiştik ama hep beraber hiç bu kadar yakınlaştığımız bir olaya girememiştik biz kaç senedir. Gelmişiz son senemize, son finallerimize girmişiz ve resmen artık pilimizi bitirmişiz. Ben pikniğe gidelim derken 10-15 kişi gelir sanıyordum açık olmak gerekirse. Daha sınavlar başlamadan evvel bu fikir dönmeye başlamıştı kafamda. Sınavların bitiminde olmalıydı, güzel olmalıydı.

Ve 28 Mayıs günü geldi. Bir gün öncesinde hava uzun süredir Ankara'nın kurtulamadığı üzere "Sağanak yağışlı Gök gürültülü" görünüyordu. Ben kafayı yiyorum tabii: Servis ayarlamışım, Ayvalı Bahçe Piknik Alanı'na haber vermişim biz geliyoruz diye ve ama mangal ıslak havada biraz zor görünüyordu gözüme. Değilmiş meğersem.

Sabah 11:30'da okulda milleti beklemeye başladım. Yavaştan geldi insanlar. İlk Murat, sonra Yağız ve peşi sıra 15 kişi... Oldu bana 20 kişi. Telefonum çalıyor, tweetler geliyor "Biz sizi Real'de bekliyoruz!" diye. Sonunda okulda daha fazla kişinin gelmeyeceğini anlayıp servise binip Real'e gittik piknik alışverişimizi yapmaya. 1 saat içerisinde koca Real'de adım başı Bilkent İşletme öğrencileri vardı. Sanki fakültedeyim!

Alışveriş de bitince yola çıktık. Alacaatlı'ya gittik, Bilkent'ten 15-20 dakika uzaklıkta, Çayyolu'nun ilerisinde. Orada Ayvalı Bahçe ve Meyveli Bahçe adında iki piknik alanı var. Ayvalı Bahçe'yi seçmiştik biz. Epey geniş bir yer. Tenteler altında tahta masalar var. Mangal da veriyorlar. Kömür de veriyorlar hatta. Kişi başı giriş 3TL. Arabayla giderseniz artı bir 3TL da araba için ödüyorsunuz. Mangallar ücretsiz, kömürün kutusu 7TLve içinde çırası da var.

Arka kısımlara doğru en geniş alana yayıldık. Servisten indiğimizde 40 kişi civarındaydık. Ardımızdan arabasıyla gelen arkadaşlarla 60 kişiye çıktık! Bahçenin sahibi olan amca bize büyük büyük mangallar getirdi, yanında bolca çıtalar, dallar... Bizim erkekler koyuldular iş başına. Ben bilmezdim bir mangalın yanmasının bu kadar zor olduğunu. Üstelik mangalları adam akıllı yakmayı ilk becerenler de kızlar oldu. Orada baya bir laf ettim sanırım bizimkilere. Mangalların hepsi yanınca, tavuklar ve sucuklar yapılınca bir de üstüne biralar, rakılar açılınca keyfimiz yerine geldi işte. Ben ilk kez Efes'in yeni çıkardığı limonlu birasını denedim. Sürekli biramın yanında limon suyu isteyen biri olarak bana aşırı bir kolaylık sağlamışlar sağolsunlar. Hem limonu hem fıçıyı andıran bira şişem elimde, bir yandan ben içiyorum, bir yandan gezdiğim masalarda tadını merak edenlere tattırıyorum... Beğenmeyen çıkmadı. Aroması yerinde.

Bir bira bitti, yenisi açıldı, o bitti diğeri derken bir baktık ki Bizim Murat'ımız çok güzel gitar çalıyormuş! Üstüne bir de Gamze'nin sesi billur gibiymiş! Meğersem bir de Berk varmış sesi süper olan. Oturduk yanyana, Murat çaldı, biz söyledik; Gamze ve Berk söyledi, biz dinledik. Bu arada biz farkına varmadan yağmur yağmaya başlamış. Tentelerin altında eğlencemize devam ettik. Servis şoförü amcamız "Ne zaman gidiyoruz?" diyor, ben "Abicim bi 45 dakkaya kalkarız" diyorum sürekli. Adam bana ilk sorduğunda saat 16.00'dı biz 19.30'da kalkabildik. Hala daha gitmek istemiyorduk ama gitmeseydik muhtemelen bizi sel götürecekti. :) Ne de güzel anımız oldu ama işte ya! Ne güzel de şenlendik. Şimdi Facebook'tan teker teker resimler geliyor. Sırf ben 50 tane çekmişim, demek ki toplamda 500'e yakın fotoğrafımız olmuş.

Vallahi havanın düzeleceğini bilsem, bir daha düzenlerim. Yine hem bu kadar yorulup hem bu kadar eğleneceğimizi bilsem belki de her hafta arkadaşlarımı pikniğe götürürüm.

Hepsini tadında bıraktık, tadı damağımızda kaldı. Mezun olmak güzel de, ayrılmasaydık keşke. Bir daha ben bu kadar eğlenceyi nereden bulacağım?!

24 Mayıs 2011

Mezuniyet Balosunu Sen Kolay mı Sandın?!

Tamam sınavlar bitti, dersler zaten bittiydi... Geriye ne kaldı? MEZUNİYET! Ve tabii Mezuniyet Balosu.

Ben bilmezdim mezun olmanın bu kadar masraflı bir iş olduğunu. Bizim baloya 2 hafta kaldı, artık hazırlıklar tamamlanıyor lakin mezuniyet balosu daha sonra olanlar için belki yardımcı olur diye deneyimlerimi paylaşmak istiyorum. Bu yazı baloda Prenses olmak isteyen bütün kızlara gelsin. :)

1) Elbise

 Mezuniyet balosunun ana unsuru giyeceğiniz elbiseniz. Geri kalan her şey bunun çevresine kuruluyor. Ben kendi elbisemi şans eseri Markafoni'de beğenip 150 liraya aldım. (Resimdeki benim giyeceğim elbisenin ta kendisidir.) Şans diyorum, çünkü elbisenin asıl fiyatı 350 lira ve 350 lira bile günümüz balo elbisesi için düşük bir rakam. Vakko'dan 2250 liraya elbise alan da var, diktiren de, başka yerlerden 400-800 arası bir para verip alan da. Size tavsiyem çok dolaşmanız. Boş vakit buldukça dolaşın ama sakın kendinizi dolaşmaya kaptırıp da baloya 3 hafta kala elbise almaya kalkışmayın. Siz sadece bu sene elbise bakmaya başlamış olabilirsiniz ama "Mezuniyet Sezonu" diye bir şey var ve elbiselerin fiyatları bir anda uçuyor!! Ne kadar erken alırsanız o kadar kârlı olacaksınız. Ayrıca kendinizi kandırmayın; mezuniyete kadar kilo vermek diye bir şey yok. Son sınıfsın ve finallerin var. Nereye kilo veriyorsun?!

Ankara'dakiler... Tunalı'daki, Köroğlu'ndaki butikleri gezdiniz ve 800'den aşağıya elbise bulamadınız ise Kızılay'a gidin. İzmir Caddesi'nin bir üst sokağında Onur Pasajı var. Orada abiye satan yerler var. Her ne kadar elbiselerin çoğu biraz... Basit gibi olsa da aralarında o 800'e satılanlar kadar iyi olanlar da çıkabiliyor.

Diktirmek de elbiseyi hazır almaktan çok farklı değil. Tabii eğer terzi çok yakın tanıdığınız filan değilse. Kumaşlar, taşlar, danteller, kurdeleler derken o elbisenin fiyatı yine 400-500 oluveriyor. Ayrıca diktirmek için çok daha önceden planlara başlamanız lazım. Terziler de mezuniyet sezonu yaklaştıkça yoğunlaşıyorlar ve sizi geri çevirebiliyorlar.

Giysinizi çok bilindik mağazalardan almanız da Pişti olma ihtimalinizi arttırıyor.

Peki ne bakmak lazım? Bir kere bu 2 sene içinde mezun olanlar: Straplez balık model cart renkli elbise bakmayın! Sizin dışınızda herkes bakıyor onlara. Vücudunuz süperse ne giyseniz yakışır belki ama, misal bel kavisiniz var, memeleriniz var ama poponuz biraz büyük... O zaman belinize kadar oturan ve belden sonra kabaran uzun bir elbise, hafif de göğüs dekoltesiyle sizi gayet hoş gösterir. Göğüsleriniz büyükse straplez giymeyin, cidden feci kötü duruyor, sarkık görünüyor, belki balenli straplezlerden olabilir ama Pamela Anderson mı olmak istiyorsunuz yoksa Prenses mi?! Ona göre değişir. Omuzlarınız genişse boyundan askılı bir şeyler bakabilirsiniz. Kural "neren güzelse orayı aç, gerisi kapansın." Göbeğiniz ve poponuz şişkinse sakın bol, dökümlü bir şeyler almayın! Bel kavisiniz de görünmez ve koca bir balon gibi durur üstünüzde. Boyutları ne olursa olsun, bir kadın kum saatine benzedikçe aynada daha hoş görünüyor. Göğüsleri daha ufakça olan kızlarda da geniş askılı modeller hoş duruyor. İzlenimlerim bu yönde.

Renk konusunda ufkunuz geniş olsun. Yılın moda renkleri pişti ihtimalini arttırır. Tek renk giyinmek de sizi o renge boğabilir. Siyahı da çok iyi kullanmadığınız sürece tercih etmeyin. Haziran'ın ortasında siyah siyah... I ıh.

2) Ayakkabı & Çanta

Kıyafeti seçtiniz, ikinci önemli şey ayakkabı. Ayakkabılar da 45-1000 TL arasında değişiyor yine. Abiye ayakkabılar Kızılay'da da Tunalı da da uygun fiyatlı olabiliyor. Ben 54 liraya Etichette'ten aldım İzmir Caddesi'ndeki. Ucu kapalı bir model ararken hayatımda ilk kez ucu açık bir ayakkabı hoşuma gitti. Rengi de uyuyordu ve aldım.

Ayakkabınızın rengi illa ki de elbiseninkiyle aynı olmak zorunda değil. Uyan tonlara da bakın. Ayrıca o gün ayaklarınız çok acıyacak. Sizi en rahat ettiren ayakkabıya yönelin. Platformlu ayakkabılar o açıdan epey rahatlar ama ayakkabının derisi ve kesimleri de önemli. Özellikle ayağınızın arkasını kesen, kenardan sıkan ayakkabılardan uzak durun! Satan adam "abla o açılır" der de sen o ayakkabıyı balodan önce giymeyeceğin için açılmaz gayet! Baloyu ayak acısıyla zehir etmeyin!

İşe yarıyor mu bilmiyorum, ama daha az acı çekmek için silikon pedler var ayakkabıya koymalık. Ben onlardan aldım taktım ayakkabıya. İşe yarayacağını umuyorum. Eğer o pedlerden kullanacaksanız ayakkabınızı bir numara büyük almakta fayda olabilir. 15 lira verdim pedlere. Yine Etichette.

Çantanızla ayakkabınız uyumlu olmalı. Alacağınız çantada omzunuza asmak için olan zincirlerden olması yararınıza olacaktır. Portföy çantanız balonun başında hoş olabilir ama siz masa masa gezerken ya da balodan sonra geceye devam kararı alındığında filan o çantayı elinizde taşımak sizi bayacaktır.

3) Takılar

Elbisenizi düşünün ve ne takmak istediğinizi hayal edin. Elbisenizin göğüs bölgesinde bolca taş varsa ille kolye takmak zorunda değilsiniz. Küpelerinizi saç modelinize göre karar vermelisiniz. Bileklik olabilir. Saçınıza taşlı bir şeyler olabilir ve hatta bir taç olabilir. (Prenses tacı değil, fiyonklu taşlı filan normal taç) Yine elbiseyle birebir aynı olmak zorunda değil ve yine tam takım olmak zorunda değil. Bujiteriler işinizi görecektir, zibilyon tane şey var. Ben en çok C&A'i seviyorum takı çeşitliliği ve farklılığı açısından. Lakin hala istediğim gibi bir bileklik bulamadım. Saçıma da kolye takmayı düşünüyorum. Hatice Sultan Stayla. ;) Saçıma takacağım kolyeyi Kızılay'dan 12.50 TL'ye aldım. Alacağım bileklik de muhtemelen 25 lirayı geçmeyecektir.

4) Makyaj  & Saç 

Makyajınızı kendiniz yapmanızı öneririm. Evet kuaförde daha profesyönel filan ama deneyimlerime dayanarak en sade makyözün bile sizi 150 lira karşılığında TRT4'te şarkı söyleyen kadınlara benzetme ihtimali var. Alın uygun tonlarda bir far. Fondötenin zaten var. Bir de ruj... Aç Youtube'u, millet orada zibilyon tane makyaj tekniği paylaşmış. "Prom Make-Up" yaz arat. Geç aynanın önüne çalış dur. Hatta buyrun bir tane benden size:



Kızın ne dediğine çok takılmaya gerek yok. Önce baz sürüyor makyaj kalıcı olsun diye. Dıştaki koyu renkleri mat, içerideki renkleri daha parıltılı seçin diyor. Gerisini de gösteriyor zaten. Çok konuşuyor hatun. :) Sürekli de "bendeki MAC ama sizde buna yakın ne varsa kullanabilirsiniz" diyor.

Ankara'daysan, gel, ben yapayım. Yeter ki kendi paranızla en özel günlerinizden birinde rezil olmayın! Para da istemiyorum ben. Şimal'in ve Selmin'in mezuniyet makyajlarını da kendi ellerimle yaptım, memnun kaldılar.

Saçlarınızı sakın o gün boyatmayın ve saç modelinizi sakın ola ki ilk kez o gün yaptırmaya kalkmayın. Önceden hazır olun. Saçınızı 5 gün önceden boyatsanız o renk o zamana kadar akmaz, hatta tam oturmuş olur. Beğenmeme ihtimalinize karşı da önlem almış olursunuz. Kafanızdaki ya da internette resmini bulduğunuz modeller sizin saç kesiminizle, boyuyla/rengiyle/tipiyle uyuşmayabilir. Önceden deneyin. Hatta o makyaja vereceğiniz parayı bu iş için ayırın. Daha mantıklı. O gün aptal bir sürprizle karşılaşmazsınız. Ha bir de, saçınızı yapan kuaförü beğendiyseniz balo günü saçınızı yapan kişinin izin günü olmadığından da emin olun.

İşte böyle bayanlar. :) Umarım hepiniz kendi balonuzun prensesi olursunuz. Ben şahsen prenses olmak için elimden geleni yapıyorum. Bir kıyafetimin tadilatı kaldı işte. Sınavlarım bittiği için makyajım üzerinde de çalışmaya başlayabileceğim, çok mesudum.

İyi mezuniyetler!

23 Mayıs 2011

Bilkent FBA Pikniği SSS

Pek Sevgili Bilkent İşletme Son Sınıf Arkadaşlarım,

Biliyorsunuz ya da hala bilmiyorsunuz belki; Finaller bitince hep beraber pikniğe gidiyoruz. Sıkça Sorulan Sorular ve ötesi olarak bu yazıyı yazıyorum.

Ne zaman gidiyoruz, plan ne?

28 Mayıs Cumartesi günü gidiyoruz arkadaşlar. Saat 11:30'da Bilkent İşletme'nin önünden hareket ediyoruz.

11:30 Bilkent İşletmenin önünden hareket
11:40 REAL'e varış. Burada 1 saat erzak alışverişi yapacağız.
12:30 REAL'den hareket
13:00 Ayvalı Bahçe Piknik Alanı'na varış
19:30 Servisin bizi alıp geri Bilkent'e götürmek üzere hareketi

Plan kısaca bu şekilde. Servis ayarlama sebebimiz 1) Alkollü araba kullanmak zorunda kalmayın diye. 2) Arabayla gidiyoruz nasılsa diyerekten herkes farklı saatte gelmesin diye 3) 10 saniyede bir arayıp "Seray biz nereden dönecektik?" diye sorulmasın diye 4) Araba başına ücret alıyorlar. 5) Servisle gidince daha eğlenceli oluyor hep beraber şaklabanlık yaparız. :)
Ama tabii seçim yine sizin. Ben illa arabayla gelirim diyenleri de 11:30'da okula bekliyorum. Hep beraber olalım.

Ne almalıyız? Ne yemeliyiz? Neden?

Öncelikle, ben herkesin kendi yiyeceği kadar şey alması taraftarıyım. Gaza gelip kişi başı 20 pirzola, 3 kangal sucuk alırsak artanları geri götürmek de orada bırakmak da zor olacaktır. Ne yiyeceğinize karar verin ve ne kadar yiyebileceğinize. Tavuk, sucuk, sosis bunlar daha kolay pişer. Et istiyorsanız da pirzola almanızda yarar var. Real'den almak yerine önceden de alıp gelebilirsiniz etinizi filan.

Sizin almakla ya da yanınızda getirmekle sorumlu olduğunuz şeyler:
- Kendi etiniz/tavuğunuz
- Alkollü ya da alkolsüz içeceğiniz
- Sigara içiyorsanız sigara stoğunuz
- Suyunuz!!
- Bira ya da şarap içecekseniz kendi tirbüşonunuz.
- Ekmeğiniz!!!
- Evde yaptığınız kısırdır, pasta börektir, en olmadı cips kuruyemiş filan.
- Yanınızda bıçak, çakı, maşa getirirseniz çok faydalı olur.
- SUYUNUZ!
- Çatalsız yiyemem diyenler çatalını da getirsin.
- FOTOĞRAF MAKİNASI!
- Şapka takın, öğlen güneşi beyninize geçebilir.
- Tavla, kart, top, ip, lastik vs. oynayacak şeyleriniz
- Varsa pille çalışan hoperlörünüze Ipod takıp müzik de dinleyebiliriz.
(Ben bunların çoğunu getireceğim ama 40 kişiye yetecek kadarını getirmem imkansız)

Sizlerden serviste 20'şer lira toplayacağım.
Bu paranın içinde servis ücreti (Toplamda 175 TL/kaç kişiysek artık), Piknik alanı giriş ücreti (kişi başı 3 TL) var. Paranın geri kalanıyla Kömür, çıra, peçete, mendil, tuz, ketçap-mayonez, soğuk tutma torbası, bardak-tabak (40 kişilik)filan alacağım. Para yetmezse de artık üstünü bir şekilde tamamlarız. Para artarsa da dondurma alırım herkese :) Ha, bu arada, yanında soğutma kutusu-buzluk tarzı bir şey getirebilecek olan varsa süper olur. Etleri ve içecekleri onlara koyarız.

Ayvalı Bahçe nasıl bir yer? Ne giyelim?

Ayvalı Bahçe silme çimlik bir yer, ama kendi tahta oturma yerleri var. Mangalları var. Yine de kendi mangalınızı da getirebilirsiniz. Çamurluk değil. Rahat olun yeter. Yalnız havaya güven olmaz. Benim tercihim eşofman ya da kot üstü t-shirt ve üşürseniz diye de eşofman üstü-sweat filan bir şeyler. Öğlen feci sıcak olup akşam serinleyecek hava. Bir de, olduğunu zannetmiyorum ama, kene tehlikesine karşı da bilekte çorap yerine daha yüksek bir çorap giyebilirsiniz. Bir öneri sadece. Şapka da lazım olabilir dediğim gibi, ama ben mesela nefret ederim şapkadan o yüzden güneş geçmesi riskini göze alıyorum. Sorumluluğu benimdir.

Bu kadar.

Not: Arabayla gelenlerin sorumluluğunu üstlenmiyorum. Kayboldukları takdirde onların bana ulaşması lazım. Servisteki herkesinse peşinden koşturmaya "nerdesin lan, araba kalkıyo!?" diye aramaya gönüllüyüm. :) Şakası bir yana, her şey süper olsun ve eğlenelim diye elimden gelen her şeyi yapmaya hazırım. Fikirlerinizi, "bunu yazmamışın ama lazım olur" diyeceğiniz şeyleri bekliyorum. İletişim bilgilerim event'te var facebookta.

10 Mayıs 2011

Eüüaa.. Şey.. Kedi.

Ben yine ne yazacağımı unuttum.
22 Ağustos'ta gelecek filtrelere ve bu filtreler hakkında bilgisi olmadan söven insanlara ve sansüre sövecektim sanırım. Ya da mezuniyete hazırlanmanın ne kadar pahalı bir iş olduğunu yazacaktım. Hangisini yazsam ki?! Secret Garden'dan Adagio çalıyor ve ben unuttum cidden ne yazacağımı.

Eurovision var bu gece... Yarı final. Twitter'dan takip edebilirsiniz beni. #eurovision2011 konusuna boyuna twit atıyor olacağım. Secret Garden da amma iyiymiş ya hu... Antiütopya tadındaki hayatımı uyuşturdu şu anda resmen. Kendimi yusufçuk gibi hissediyorum.

Haa... Bir de... Kedi olmaktan bahsedecektim.
Ben bütün gün evde oturuyorum, bilgisayar televizyon var falan ama sıkılıyorum evde. Kediler sıkılmıyorlar mıdır? Çok merak ediyorum bütün gün aynı şeyleri yapınca sıkılıp sıkılmadıklarından. Gez, yat, kuş kovala filan... Hele ev kedileri?! Deliririm ben ev kedisi olsam. Çok saçma. Kuşlarda mesela yine bir ortam var. Bir araya gelip ötüyorlar filan, bir dedikodu havası... Kediler ne zaman görsem yalnız takılıyorlar. Asosyaller sanki. Evde dura dura bunları düşünmeye başladım. Secret Garden kafası yaşıyorum bir de, tam oldu.

Yok, olmuyor böyle. Ben aşağıya iniyorum.

7 Mayıs 2011

Mayfestimsi

Sen o kadar bekle bekle... Önce yağmur yağsın Mayfest'e, sonra da iptal edilsin. Çok güzel oldu dimi? Cumartesi günü çimlerde rahat rahat oturup, hazır hava da güzelken, eğleneceğimize evde oturuyoruz. Neden?!

Çünkü her sene olduğu gibi Mayfest'ten alkollü çıkanlardan birisi hayatını kaybetti kötü biçimde. İlk kez Mayfest iptal edildi. Mayfest'te biri hayatını kaybedince festivali iptal etmek alışkanlık olursa Mayfest kalmaz ben söyleyeyim. Tek gün yapılır her sene. Son Mayfestimdi öğrenciyken. Umarım herkes mutludur.

Olsun. Ben Teoman'a gittim, Sertab& Demir'e gittim ve tabiiiiii kiiii: SILA'YA GİTTİM! Kadına aşığım resmen. Kendi güzel, şarkıları güzel, sözler güzel... Güzel ya işte.

Neyse bakalım. Madem ki Mayfest yok, tekrardan ve son bir gazla derslere projelere dönme vaktidir. Okulun son haftasına 2 proje olması da pek bir şahane. Acısa da öldürmez.

Bu arada... Benim ve kardeşimin artık arabası varr!!! Siyah bir Astramız oldu. Kendisi daha o kadar bebek ki plakası bile yok. Pazartesiye kadar kullanamıyoruz, öyle park halinde duruyor. Bakıp bakıp iç geçiriyoruz. İnşallah başımıza bir şey gelmez arabayla. Ama ben bu arabayı çok bekledim ya! Çok bekledim!!!

1 Mayıs 2011

Sevgilisinin Evinde Külkedisi'ne Dönen Prensesler

Bu yazıda biraz abartı unsurları var. Bu uyarıyı da annem okursa diye yazdım.

Bu yazıyı yazmak, sevgilimin evinde bulaşık yıkarken aklıma geldi. Ankara'da, kendi evimde bulaşık makinasına bulaşık yerleştirmekten bile haz etmeyen bir insandım ben halbuki. Annem yatağımı, odamı toplamadığım için az fırçalamadı beni ki hala daha fırçalıyor. Artık öyle bir haldeyim ki "okula gitmeyeceğim yea!" dediğim zaman annem "o zaman bana ev işinde yardım edersin." diyerek beni kandırıp okula gitmemi sağlıyor. Sevmiyorum ev işini. Çamaşır asmayı, toz almayı, vileda yapmayı... İçimden gelmiyor. Annem de benim nasıl evleneceğimi düşünüp duruyor sesli sesli.

Ama...

Adana'ya gidiyorum. Birden dünya değişiyor sanki. Bir sihir, bir şey oluyor oraya gidince bana. Yıkanmamış bulaşıklar gözüme batıyor. Banyoyu faylayasım geliyor. İçten içe "bunların süpürgesi nerde ki acaba?" diye düşünüyorum. Bıraksan temizleyeceğim evi. Gidiyorum çay koyuyorum benden istenmeden. Sofrayı oflamadan puflamadan kaldırıyorum. Yatağı yaptım ya! Hem de lastikli çarşaf vardı! Hem de yatağa biraz ufak gelen lastikli çarşaf! Ve yatak duvara dayalı! Bu tariften anlayan anlar ne kadar çileli bir şeyle uğraştığımı. O çarşafın 3 köşesini yatağa geçirdikten sonra tam 4.yü geçirirken köşelerden biri fırlıyor hep!!!

Bu değişim sırf bende olmuyor bence. Kız arkadaşlarımın çoğunda aynı değişim var. Kendi evlerinde eşyalarını bulmak için diğer eşyaların altına bakan kızlar, bir bakmışsın kendi giysilerini geçtim, sevgililerinin giysilerini de katlamaya başlamışlar.

Ben evde balık yapılırken mutfaktan kaçarım. Sevgilimle 3 kasa hamsi ayıkladım be! Ve annem bunu duyduğundan beri hep bana laf sokuyor "el iyisi" diye. Halbuki, isterim ki ben evime de daha faydalı birisi olayım, ama olmuyor ki! Evde yaptığım iş batıyor, orada yaptığım iş hoşuma gidiyor, içimden geliyor... Gerçi bazen orada da içimden iş yapmak gelmediği oluyor ama evdekine kıyasla çok daha az. 2-3 gün değil de böyle 1-2 hafta aralıksız o evde kalsam börek açmaya, halı silmeye filan başlarım bence.

İşte bunları düşünürken ben, bulaşıklar bitti. İyice kirlenmiş kaynar suyu lavaboya döktüm. Bezleri yıkarken mutfak tezgahının baya pislendiğini fark ettim ve tezgahı temizlemeye koyuldum...

30 Nisan 2011

Bıktım Dünyanın Halinden...

Bazen dünyaya uzaktan bir bakıp sinirlendiğiniz oluyordur bence. Bende oluyor. Hele bu ara nasıl çok oluyor!

Bir düğün oldu dün. Prens William ve Kate Middleton evlendi. İnsanlar mutlu oldu, aylardır beklenen bir tören gerçekleşti, milyonlar seyretti. Bütün bunlar olurken benim yurdum insanlarının bir kısmı "ay bize ne, aman İngiltere'nin derdi bizi mi gerdi!" demiyorlar mı, deli oluyorum! Dünyanın alakadar olduğu bir şeyle senin ülken alakadar olmayınca mutlu mu olacaksın? Sabahtan akşama kadar ülkendeki sorunları dinlemekten bıkmadın mı? Arada al bak güzel bir şey olmuş, iki genç evlenmiş... Mutlu olsana! Andaval!

Üzülüyorum artık ben ya! İnsanların dar fikirli oluşlarına, dik kafalılığına üzülüyorum. AKP bir proje açıkladı. Ha önceden de düşünülmüş, ha yeni bulunmuş. Bir fikir açıklanmış. Daha o fikir açıklanmadan "ööö onların fikri bi yerlerine girsin" diye konuşanlardan bıktım. AKPli değilim, ama sonuçta bir başkasının fikrine, projesine saygı duymam lazım bence. Bozuk saat bile 2 kere doğru zamanı gösterirmiş diye bir laf var. Adamların her yaptığı yanlış olmak zorunda değil. Aynısı diğer partiler için de geçerli. Son örnek AKP olduğundan bunu yazdım.

Anlayışsızlık almış başını gitmiş. Tahammül yok. Kimse birbirine tahammül edemiyor. İnsanlar programlanmış gibi artık, bir kırmızı bir yeşil ışıkları var. "bu doğru, bu yanlış" bu kadar. Bu ne kadar doğru ne kadar yanlış ve neden. Bu yok. Hep aynı laflar, hep aynı haberler, hep aynı yorumlar.

Midem kaldırmıyor artık.
Önce bu insanı tutup böyle tüm gücümle sallayasım geliyor. Sonra üstüme bir bıkkınlık çöküyor. Arkamı dönüp tek kelime etmeden uzaklaşıyorum. Kulaklarımı tıkayıp, gözlerimi kapayıp ıslık çalarak yaşamak istiyorum.

20 Nisan 2011

Önüm Arkam Sağım Solum Foursquare!

Foursquare geçen hafta birinci yaşını dünyanın dört bir yanında adına yaraşır şekilde kutladı. "For neey?" diyenleriniz olabilir halen, o yüzden meali şöyle ki: Foursquare Twitter'ın lokasyon bildireni gibi bir şey. Gittiğiniz yerlere "check-in" yaptırarak puan kazanıyorsunuz. Ayrıca mekanın fotoğrafını ya da 140 karakterlik bir tanımını, önerinizi vs. ekleyebiliyorsunuz. Bir mekana yeterince çok giderseniz oranın Belediye Başkanı (Mayor) ilan ediliyorsunuz. Gittiğiniz yer sayısı ve çeşidine göre "badge"ler açabiliyorsunuz. Arkadaşlarınızın o esnada nerede olduklarını, arkadaşlarınızın en çok ziyaret ettikleri mekanları ve nasıl yerlere gitmekten hoşlandıklarını da yine 4square'dan öğrenebiliyorsunuz. Kim uğraşacak değil mi?

Twitter ilk çıktığı sene arkadaşlarla kafa kafaya verip, "Twitter yurtdışında tuttu da Türkiye'de niye tutmadı ki yea?!" diye düşünürken beklemediğimiz bir şey oldu. Yani beklediğimiz bir şeydi tabii de, etkisi Twitter bazında beklenmedik oldu: SmartPhonelar piyasaya girdi. Bilgisayar başında 140 karakterle ne anlatacağını bilmeyen insanlar bir anda ellerindeki telefonlarla "instant" yani anında düşüncelerini, yerlerini, gördüklerini bildiren mini-muhabirlere dönüştüler. Biz neden tutmadı dedikten 1.5-2 sene sonra Türkiye Twitter gülleri ile doldu. Foursquare Türkiye'de Twitter'dan daha şanslı çünkü geç geldi. Zaten elimizde SmartPhonelar var artık hatta elimizden düşmüyorlar. Üstelik Twitter baymaya başlamıştı. Kulaktan kulağa da hızla yayılınca (ki burada Twitter'ın etkisi de büyük bence) foursquare daha ilk senesinden birçok Türk'e ulaşmış oldu. Hatta öyle ki, Markalar bunu şimdiden fırsat bilmiş durumdalar. "Foursquare'dan check-in yapın size indirim verelim" konulu mesajlar geliyor yavaştan yavaştan. Benim beklentim ise:
Misal bir restorant... İçeride bir ekranda "Bugün check-in olanlar ve mesajları" şeklinde bir görüntü sürekli güncellenen. Sosyal Medyayı "sosyal" ya da "sanal" olmaktan çıkarıp hayatın ortasına oturtmaya alışmak lazım belki de. Gelecek o yönde kanımca.

Yazı uzun olmasın istiyordum ama şu THY viralinden de bahsetmezsem ağlarım. Viral video çekerken olabilecek en profesyönel görüntü kalitesine ulaşmak biraz çelişkili. Ha tabii abimizin parası var ki dünyayı gezmiş... Ama sözlüklere bakarsanız eğer senaryo da pek tutmamış. Yani viral olduğunu ilk bakışta anlamayanlar bile "böyle evlenme teklifi mi olur?" diyorlar. Miles&Smiles'ın ise gözümüze sokulması ayrı. THY gibi bir "star"ın viral reklama başvurması ne kadar mantıklı onu da bilmiyorum tabii. Sonuçta bir Gittigidiyor değil bu koca THY. Reklam başarısını reklamın konuşulması olarak ölçersek, evet başarılı. Ürünün konuşulması olarak ölçersek, bu reklamdan sonra Miles&Smiles yorumlarda hep geri planda kalmış ve çok fazla kişi sadece senaryodan bahsediyor. Viral çekme yolunda daha gidecek mile'larımız var kanımca.

9 Nisan 2011

Kısacıktan...

Şu anda çanta hazırlamam gerekiyor aslında. Saat 1'de Antalya'ya yola çıkıyorum. Öksürük şurubu zehirlenmesi, biraz larenjit ve üşütmeyle geçen, üstüne bir de yarışmaya katıldığım hafta sonrası dinlenmem şart.

- Perebron diye bir ilaç var. Ben onun prospektüsünü yanlış anladım. Günde en fazla 3 defa 4 saatte bir 5ml alınabilirmiş. Ben 4 saatte bir 3 ölçek aldım şurubu. Ertesi gün mefta.

- ODTÜ İşletme Topluluğunun Just Marketing/11 adındaki pazarlama yarışmasına katıldık. Kiğılı için Babalar Günü Kampanyası yapacaktık ama bize reklam briefi verildi, sonra "markayı gençleştirin, yaratıcı da olun ama Kiğılı'nın var olan konumunu da kaybetmeyin." dendi. Bunlar "Pazarlama" öğrenilerimizin tamamına aykırı, birbirine çakışık istekler. Birinci olan grup ne hazırladı bilmiyorum ama bizim "abartmayalım" diyerek hazırladığımız birbiriyle bir bütün oluşturan medya planımız ilk üçe giremedi.

- Sosyete Pazarından 15 liraya vücut zımparası gibi bir şey aldım. İnanmıyordum tüyleri yok edeceğine ama ilginç bir biçimde bıçaksız, acısız götürdü bütün tüyleri. Üstüne bir de ölü derimi de aldı. Yumuş yumuş oldu bacaklar. Tavsiye ederim. Adını da yazarım yakın zamanda buraya. 15 liralık paketin 2 sene kullanılabildiğini söyledi satan amca. Bakalım...

- Ben gidip güzelce eşyalarımı hazırlayayım da geç kalmayayım. Antalya'dan bildiririm kısa zamanda.

31 Mart 2011

Kaybedenler Kulübü'nü İzlemeyenlerin Hakkında Hayırlısı

Avea'nın "Hakkımızda Hayırlısı" reklamını gördünüz mü?! Bir Türkcell ve Avea kullanıcısı ve bir reklamsever olarak feci takdir ettim. Zamanlama, senaryo ve oyuncu mükemmel olmuş! "Call Center'ı aradım, bu fatura bana Call center gibi geldi... dedim" esprisinde zaten yerlere yıkıldım ilk izlediğimde. Turkcell ve Vodafone İletişim Anayasası diye maddeler sıralarken ve ben bu maddeler ne halta yarayacak allaaşkına diye düşünürken öyle güzel geldi ki Avea ve öyle beklenmedik! Misal bir ses etiketi olayı var, ben Tcell'e 4 defa filan ses etiketi oluşturmayı denedim ama gecenin köründe sessiz odamı bile fazla sesli buldu Tcell ve alamadı benim ses etiketimi. Tcell beni sesimden tanıyamadı bir türlü. Vodafone'u zaten sevmiyorum. Selim karakteriyle Türkcell'e taş atmaya çalışıyor ve ama çok samimiyetsiz, çok yavan geliyor o reklamlar bana. "Kırmızı!" esprisi de baydı cidden. Turkcell ise Avrupa Yakası'nın bokunu çıkardı afedersiniz. İyi hoş, sevdiğimiz dizi, Gülse Birsel'i seviyoruz, ben bizzat Sarp Apak hayranıyım filan da, yeter ya hu! Ve sonra Avea geldi. TBWA/İstanbul'un yaratıcı ve komik ve bir o kadar da iğneleyici reklamlarıyla şenlendik resmen. "Avea'lı olmayanlara iyi davranın, onlara çok yükleniyorlar" bu süper bir slogandı. Devam reklamları hafiften sönerken bu son reklam ile yeniden parladılar. Kavgada olsa söylenmez öyle ya! :) İzlemeyenler için işte yeni Avea reklamı:




Bir diğer olay ise bu Kaybedenler Kulübü. Filme gittikten sonra sözlüklere bakarken öğrendim aslında olayların gerçek olduğunu. Yemin ediyorum 90'lı yıllara dönüp o programı dinleyesim geldi. Filmdeki her lafı, her dokundurmayı, her dalgayı hayatımın dalgası haline getirme arzusu yarattı bende bu film. Sigara dumanına sarılı derin geyikler, felsefi sığlıklar, cinsel denyoluklar, edebi fütursuzluklarla dolu bir film diyeyim size. Allah standarttan ayırmasın diyesim geliyor artık. Arayan dinleyiciye "sizinle yatmış mıydık?" diye şimdi sorulsa yemin ediyorum ergenekondan ondan bundan içeri atılır millet. Ne filmdi ya... Spoiler vermeyeceğim, vermek istemiyorum, gidin izleyin. Bir şey kaybedeceğinizi sanmıyorum.
- Kaybedebilirsiniz de...
- Kaybettiğinizi 10 dakka ararsınız
- Yok aramazlar bence.
- Ararlar ya?
- Kimi?
- Ne bileyim Erol Egemen'i ararlar belki?
- Harbi bu Erol Egemen kim yaaa?! Kim yani gerçekten, kim?

Allah standarttan saptırmasın, hadi, iyi geceler. :)

26 Mart 2011

Acısa da Öldürmez

Sabrettiniz mi hiç? Beklediniz mi? Ama öyle sayılı gün geçirdiniz mi diye sormuyorum, sayılısı çabuk geçiyor bu meredin. Belirsiz, kesin olmayan bir zamanı beklediniz mi? Ne olacağını bilmeden yaşamak o kadar zor ki, insanların inanmaya ihtiyacı var. Hatta belki "inanç"ın doğma sebebi budur. Gelecekten, olacaklardan emin olamama ve bilinmeyenden korkmak. Bu korkudan kendilerini koruyacak üstün bir güce ihtiyaç duymuşlardır belki ve ona sığınmışlardır. Tıpkı benim de sığındığım gibi. Flu bile olsa görmek isterdim ileriyi, ama göremiyorum. Kahve fallarına umut bağlayacak kadar umutsuzlaşıyorum bazen. Sadece iyi şeyler duymak için bir fincan kahveye bakıp konuşan insanlara para veriyorum. Umudumu kaybetmemek istiyorum. Tutunacak soyut ya da somut bir şeylere hiç bu kadar ihtiyacım olmamıştı. "Olacağına varır her şey..." Olacağı neresi? Bir başak burcu kadınına yapılmaması gereken bir işkence bu, bilmemek, tahmin edememek. Kendi yazdığım gelecek senaryolarının bir kısmı güzel bir kısmıysa kabustan beter. 10 dakika sonra öleceğimden tutun da 80 yaşında ne yapıyor olacağıma kadar kuruyorum kafamda. Kendi denklemlerime bilinmeyen olarak yazmak üzere bütün alfabeyi bitirmiş durumdayım. Sabitlerim de bir Yunan alfabesi ediyor. Elimde sonuç dışında her şey var.

Beni bu ruh halinde yalnız bırakmayan Sıla'ya teşekkür ederim. Sıla... Gençoğlu... Bildiniz mi? Çok güzel şarkıları var. Epeydir kimsenin albümünü almamıştım. Yalnız ben son albümü değil bir evvelkini, Konuşmadığımız Şeyler Var'ı aldım. Sevdiğim şarkıların çoğu o albümdeymiş zira. Sıla'nın zaten tek bir hatası var, İmza albümünü çok erken çıkarttı. Sıla birçok diğer sanatçı gibi "tek şarkılık" albüm yapmamış ki, neden hemencecik yenisini çıkarıyor. Şu an elimdeki albümü sindirene kadar daha bir 2 sene idare eder bence. Her şarkısı ayrı güzel, ayrı hoş girişler, ayrı tatlarda sözler... Çoğu şarkıda bir anason kokusu, biraz sigara dumanı var gibi. Ve şarkıların sözlerine bakıyorum, hep kendisi yazmış. Oluruna Bırak benim favorim olmakla beraber albüm tümden güzel. Daha İmza albümünü almama var yani, bu albümden sıkılmam zor gibi. Mayfest'e geleceğini duydum kendisinin, umarım doğrudur. Çok mutlu olurum son Mayfest'imde onu dinlersem.

Neyse... Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenleri demiş şair de, benim koşasım var o merdivenleri çıkarken. Bazı şeyleri boşuna mı yapıyorum diye bir baksam sonra yerime geri dönsem olur vallahi. Yolun sonu yokuş mu, daha kaç merdiven var? Sonuçta yaşım çok olmasa bile daha da gençleşmiyorum. Hiçbir şeyi kaçırmak istemiyorum, hiçbir şeyden mahrum kalmak istemiyorum. Varsın kanter içerisinde kalayım ama sonunda o olacak neyse hayrıma olacağından emin olarak ilerleyeyim...

Çok şey istiyorum farkındayım ama isteyenin bir yüzü kara... :)

9 Mart 2011

#BilkentTatilOlsun

Karlar altından yazıyorum! :)

Bilkent'in en büyük özelliklerinden(!) bir tanesi kar yağınca tatil olmamasıdır. Yalnız durum şöyle ki; Bilkent Ankara'dan yüksekte olduğu için Ankara yağmurluyken Bilkent'te kar fırtınası çıkabiliyor bazen. Neyse...

Dün de başladı o kar yağışı bizim bildiğimiz gibi. Sonra ne olduysa, ben dersteyken baya bir yağmış. Ben 15:30'da dersten çıktım. Annem baban 17:30'da kardeşinle birlikte alacak seni dedi. Saat oldu 18:00, babam yok. Eskişehir Yolu'nda tıkalı kalmış adamcağız. Gıdım gıdım geliyorum dedi. O sırada ben bilgisayar binasındaydım. Birileri "Oha abi dışarı bakın!!" diye bağırdı. Dıarıya bir baktık ki, bizim nizamiyeye doğru giden yolda arabalar kayıyor, bileği geçecek kadar kar olmuş yol. Yukarı aşağı kar küreme cihazları gidiyor ama nafile.

Hayatımın ilk Twitter'da trending yaratma sürecine o saniyelerde girdim. #BilkentTatilOlsun dedim. Sosyal Medya gençliği olarak sesimizi buralardan duyuruyoruz. Üstelik eğlenceli! Üstelik millet yolların durumunu paylaşıyor. Herkesi, bütün Bilkentlileri hatta Bilkentli olmayanları da davet ettim bu harekete. Yetmedi BilkentTatilOl diye twitter hesabı aldım. (BilkentTatilOlsun diye alacaktım ama karakter sayısı kısıtlıymış :) )

Sonra kulaktan kulağa yayıldı, twitterdan twittera yayıldı, RT'ler başladı... Saniyede 5 #BilkentTatilOlsun yazılmasına kadar çıktık. 20:00 olduğundaysa biz okuldan ancak çıkabilmiştik. Yolda da hem resim yollayarak hem RT yaparak devam ettim aktivizme. 21:00'de varabildik eve, normalde 15 dakikadan az sürüyor yol oysa ki. Eskişehir Yolu tamamen kitlenmişti. Çayyolu tarafına giden yolsa çok kalabalıktı ve çok yavaş ilerliyordu. Evimin olduğu sokak zaten diz boyu kar olmuş.

Benim ve bu Twitter ayaklanmasının bir etkisi var mı bilmiyorum ama önce yarım gün sonra da Bilkent tarihinde sanırım ilk defa "tam gün kar tatili" haberi geldi. Yarım gün yaptıklarını görmüştüm daha önce. Ben çok eğlendim twitterda ama. :)

Şu anda hala kar yağıyor deli gibi. Balkonum tamamen kar dolmuş neredeyse. Okuldan "Belki yarın da tatil olur, 20:00'da karar vereceğiz" diye mail gelmiş. Ama biz buna sevinemiyoruz. Bizim okulda fazladan tatil demek, sene sonuna eklenir o tatiller demek. Şimdiden final döneminin 1 hafta ileri alındığını söyleyebilirim.
13 Mayıs'ta bitmesi gereken derslerden evvel şöyle bir mail gelecek bize:
16 Mayıs pazartesi- çarşamba programı
17 Mayıs salı- perşembe programı
18 Mayıs çarşamba- cuma programı uygulanacaktır.

Ya da Spring Break'i kaldırabilirler 2-3 gün tatil olursa. Geçen sene buna benzer bir şey gelmişti başımıza. :(

Tatil oluyor ama havadan gelen tatilin tadını çıkaramıyoruz ya, bu çok kötü!

Neyse...

Akşam Ümitköy Kar Savaşı varmış. Civarda olanları beklerim Arcadium'un oraya. :)

Karın tadını çıkarın. Üşümeyin. Muju!

7 Mart 2011

Marketing Challenge: Sosyal Medyanın yeniden anlam kazandığı yarışma

Haftasonu boyunca Gebze'de Lifeport Otel'de Koç Üniversitesi'nin Marketing Challenge '11 adlı yarışmasındaydım. Hayatımda ilk kez bir case yarışmasına katıldım ve cidden bir şeyler öğrendim, ama hiçbir şey kazanamadık, içimizde onun burukluğu var. Yalnız bu yazıyı kazanamadığım için yazmayacağım. Sosyal Medya'nın ne olduğunu bilmeyen koskoca bir marka hakkında yazacağım.

İlk gün L'Oreal karşısında adrenalin zehirlenmesi geçirdikten sonra ikinci gün kendimize güvenimiz yerine gelmişti. İkinci günün firması daha cazipti benim için çünkümüdavimi olduğum bir marka: T-Box'tı. T-Box'ın genel müdürü gelmişti. Adamın yaptığı sunum, konuşması tavrı filan o kadar rahattı ki "tamam" dedim, ben böyle bir yerde çalışmak istiyorum. Case konumuzu duyunca iki kat sevindim: T-Box için Sosyal Medya lansmanı tasarlayacaktık. İşte ne olduysa ondan sonra oldu.

Sosyal Medya nedir?

Benim bildiğim internette kullanıcı odaklı siteler sayesinde oluşturulmuş ağlardır. Bilgi bu ağlarda hızlı transfer eder, ve eğlencelidir ve sivridir. İşin özü eninde sonunda "İNTERNETTİR. Kendilerine blog adresimi de verdim, innşallah okurlar bu yazıyı. Sosyal Medya Sorumlusunun da kendi hoş bir moda blogu varmış misal. Ben zannediyorum ki o biliyordur sosyal medyanın ne olup ne olmadığını ama kararları sanırım genel müdür kişisi verdi.

Sunumumuzu yaptık. Kendimizden gayet eminiz, oturduk yerimize. Bizden sonra çıkan grupların hepsi TV reklamı yaparız diyor, Billboard hazırlarız diyor, diyor allah diyor. Sosyal bir medyanın parçası olmayan her türlü medyayı kullanmışlar bir sosyal olanı kullanmamışlar. Bir ara öyle bir duruma geldik ki, kendi bilgimizden şüphe ettik ve sosyal medyanın tanımına baktık. Yok... Dalga geçiyoruz "vay abi salaklara bak, sosyal medyanın ne olduğunu bilmiyolar, reklam diyorlar eheheh" diye.

Sonra ne oldu? Billboard, TV reklamı diyen takım 1. oldu! Biz 8. olduk. Bizim en beğendiğimiz, "evet T-Box bunu kullanır ve süper olur!" dediğimiz takım 10. oldu. Meğersem onlar da Sosyal Medyayı billboard ve tv reklamı zannediyorlarmış. (Düzeltme: 1. olan takımın mikrosite fikri hoşlarına gitmiş. Sosyal Medya sorumlusuyla konuşma fırsatı buldum bu sabah. Ama yine de bu 8. olmamızı yani billboard diyenlerin bizim önümüzde oluşunu telafi etmiyor. Bununla birlikte "biz sizi de beğenmiştik" dedi Ufuk Bey, ama Sosyal Medya Lansmanının neden yapıldığını açıklamadığımızı söyledi. Ben de neden yapıldığını süzün bildiğinizi düşündüğümüz için açıklama gereği duymamıştık ama keşke açıklasaymışısz dedim.)

Bu arada söyleyeyim: T-Box değişiyor. 15 Mart'ta açılan ilk mağazadan itibaren artık o bildiğimiz asi, şakacı, eğlenceli ve sevişgen T-Box gidiyor yerine eğlenceli olmaya çalışan normal bir mağaza geliyor. OXXO düşünün, onun böyle daha bir eğlenceli olmaya çalışanı. Teknolojik aynaları, scooterla dolaşan görevlileri, kocaman mağazaları ve bir "tarzı" olacakmış. İyi mi kötü mü ben bilmem valla. Ben eski T-Box'ı seviyordum. O asiliği, o sevişgenliği seviyordum. Artık o sevişgenlik olmayacakmış. Valla... Ondan çok var. Kârın her şey olduğu ve sosyal medyanın billboardlardan duyurulduğu bir ortamda tutabilir de tabii. (yeni logolarının biraz gösterileni)

İçime işledi. Hadi biz 8. olduk da bizden önce sunan grup?!? Onlar nasıl 10. olur ya? O sunuma aşık olmuştum ben.

Şimdiden uyarıyorum: T-Box'ın sitesinde seçtiğiniz giysilerle yürüyen modeller görürseniz, chaT-Box görürseniz. Site "Ne aramıştınız?" gibisinden basit bir soruyla giriş sayfası açılırsa, site duyurulmak üzere "benartıkeskibendegilim.com" tarzı bir site duyurulmaya kalkılırsa orada burada. Bir teaser videoda bütün t-box ürünlerini giymiş striptiz yapan bir kız kullanırlarsa, "ürünün kankaları-ekürisi" tarzı bu ürünle ne gider gibisinden bir bölüm konursa... Bunlar hep bizim grubun fikriydi. Çalarlarsa günahları boynuna. Sosyal Tv Reklamları çekme ihtimalleri daha fazla gerçi. :) (Ekleme: Sosyal Medya Sorumlusu Ufuk Bey bana "emin ol T-Box yine hoşunuza gidecek, sen merak etme." dedi. Onun sözüne güveniyorum açıkcası. Yalnız ben bu yazıyı yazıp Ufuk Bey de okuduktan sonra T-Box'ın twitterı "yakında..."lardan biraz daha ileriye gidip hafiften hafiften açıklama getirmeye başlamış olaya. Scooterla gezilebilecek kadar büyük mağazalar denmiş misal. T-Box'ı twitterdan takip etmek için: @T_BoxOnline)

Son gün Coca-Cola'daysa 1 puanla 2. olduk. O da bir bakıma benim başarım ve benim hatam. Başarım çünkü babamın uzun yola çıkarken Burn almasından bildiğim için "uzun yola gidenler için TIRlara ve kamyonlara özel ufak benzincilere konacak düşük fiyatlı bir ürün olsun" demeyi becerdim. Benim hatam çünkü Aslı "yeni ürün olsun Burn olmasın" dediği halde, biraz da Merve'nin de benim tarafımda olması sayesinde o fikri resmen göz ardı ettim. Üstelik de örneği varken... Aklıma gelmedi. Kendime kızdım. Coca-Cola görevlisi de "ya ama çok yaklaşmıştınız! :(" dedi. Üzüldük.

Neyse, önemli olan katılmaktı. :) Buradan Koç Üniversitesi Pazarlama Kulübü'ne teşekkür ve takdirlerimi iletiyorum. Herkesi öpüyorum... T-Box'a da TV Reklamlı, edepli ve ama eğlenceli mağaza açılımlarınlarının kıŞlarına kaçmaması dileklerimi sunuyor bu yazıyı burada bitiriyorum.

1 Mart 2011

Model- Buzdan Şato

Zamanında Umut Kaya dinlemeye başladığımda içimde kıpraşan hisleri fazlasıyla kıpraştırdı bu hatunun sesi. Şarkı o kadar yeni ki GrooveShark'ta bulup da ekleyemedim listeye, ama bulur bulmaz eklerim. Birtakım sözleri ve introsu beni benden aldı, sizinle de paylaşmak istedim. Bu arada ben GrooveShark diyorum filan da, Blogger da kapanmış GrooveShark da kapanmış... Yakında perdemi bile gelip bu adamlar kapatacaklar, ondan korkuyorum. Neyse... Koyverin, şimdilik siteye girebilen OpenDNS sahipleri bizimdir. ;)

Yastığımda hala ılık nefesin var
Yanımda olsan şimdi nasıl sevesim var
Her şeyi darmadağın edip gidesim var
Durmadan içiyorsam bir sebebim var!

20 Şubat 2011

Medeniyet Ne Ola ki?!

"Medeniyet dediğin açmaksa bedeni, desene hayvanlar senden daha medeni..."

Mehmet Akif'in epey ünlü bir mısrasıdır bu. Çok fazla insanın "üstad ne güzel de demiş" dediğidir. Bence, Mehmet Akif'e olan saygımı bir kenara bırakırsak, safsatanın önde gidenidir.

Olaya yanlış pencereden bakma konusundaki inanılmaz yeteneğimiz sayesinde bu laf doğru gelebilir. Ama sorsanıza kendinize: Medeniyet bedeni açmak mıdır? Yoksa medeniyet; bir doymuşluk mudur? Öyle bir doymuşluk ki bir insan evladı anasından doğduğu gibi önünden geçse bile bakmazsın? Öyle bir doymuşluk ve öyle bir anlayış seviyesi ki senden farklı düşünene ve giyinene saygı duyabilirsin? Bence bu noktadan bakınca hayvanlar bizden daha medeni durmuyor, ha bizden daha medeniler kanımca orası ayrı ama açıp açmama konusu sayesinde değil.

Bu konuya nereden girdiğimi biliyorsunuz. Profesörümüzün "açık giyinmek" ve tecavüze uğramak konusundaki görüşlerini dile getirmesinden sonra çalkalandı ortalık. Ben biraz geç yazıyorum gerçi. Balık hafızalı medyam unuttu bile, gündem o kadar kalabalık ki!

Öncelikle açık giyinmek hakkındaki görüşümü belirteyim: Açık giyinmenin sebepleri, yeri ve sınırları vardır; olmalıdır. Kadınlar açık giyinmeyi kimi zaman severler. Bunun sebebi "gelsin biri bana tecavüz etsin" diye değildir. Beğenilmek ister kadın, kimi zaman arzulanmak ister ama olayın şehvet boyutuna erişmeden evvel sadece saf olarak beğenilmek ister. Güzel olduğunu göstermek ister ve bunu yaparken de vücudunun güzel olduğu yerlerden dekolteler verir. Uzun bacakları varsa yırtmaç giyer, güzel göğüslerini tamamen açmaz belki ama çağrışımı sağlayabilecek bir dekolteyi verir. Bunu belli yerlerde yapar. Mesela rekabetin çok olduğu yerlerde. Kadın bakılmayı sever ama bakmaktan bakmaya fark olduğunu bilir. Kırılgan ruhuna zarar verecek bakışlarla, o ruhu okşayacak hoş bakışlara farklı tepkiler verir. Hayran olunmak ister belki de. Bunu yaptığı yer önemlidir. O yüzden ki bir galada giyilen giysiyle öylesine sinemaya giderken giyilen kıyafetler farklıdır. O yüzden Ankara'da ve Bodrum'da giyilenler farklıdır. Mekanların kaldırabileceği dekolte miktarı farklıdır ve bilinçli bir kadın bunun farkında olmalıdır. Bunun Türkiye'si, Avrupa Ülkesi ya da Hindistan'ı yoktur, bu küresel bir anlayıştır. Medeni olmak aslen bu ayrımın farkında olmaktır.

Yalnız, bir kadını bu ayrımın farkındalığına davet etmek isterken işin içine "tecavüz" gibi lanet bir olayı sokmak yersiz, terbiyesiz ve yaralayıcıdır. Bu davete tecavüzü sokmak en başta erkeklere hakarettir. Erkeği hayvan yerine koymaktır. Erkeğe "sen hayvansın, içgüdülerini dizginleyemezsin." demekten aşağı kalır yanı yoktur. Bu fikri destekleyen erkek de kendisinin en fazla bir hayvan kadar medeni olduğunu kabul etmiştir kanımca. Yerli ya da yersiz açık giyinmiş bir kadını arzulamak, ondan etkilenmek, o kadına karşı hisler beslemek ile o kadına tecavüz etmek arasında dağlar kadar fark vardır. Profesörün söylemindeyse bu uçurum hiçe sayılmış, erkekler insanlıktan hayvanlığa indirgenmiş kanımca. Yanlış olan da bu. Kadınlardan mı gelir medeniyet yoksa erkekler mi kurmuştur medeniyeti? Dedim ya, açmak medeniyet değil, açık olana hayvanca yaklaşmamak medeniyet olan. Karşındakinin bir insan olduğunun farkında olmak. Medeniyet bir farkındalık hali.

Tecavüz ne peki? Tecavüz yaralayıcı bir şey. İnsanlıktan en uzak şeylerden biri. Bir erkeğin şehvet duygusunu dizginleyemeyip bir kadının hayatını karartmasıdır. Tecavüze uğrayan kadına "kirlendi" derler. Bunu namus anlamında söylerler belki, belki yine yükü kadına yüklerler... Yanlış yaparlar. O kadın kirlenir evet. Ruhu kirlenir, psikolojisi kirlenir, güven duygusu kirlenir, korkar artık. Erkeklerse bunu hiç ama hiç düşünmüyor. Varsa yoksa suçlu kadınlar. Her şeyi kadınların sırtına nasıl yüklerler ki? Erkek değil midir güçlü olan? Erkek değil midir koruyucu olması, kollayıcı olması gereken? Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu demezler mi? Lafa gelince güçlü cinsiyet XY, iş kendini tutmaya gelince sorumluluk tamamen XX'de?! Anlaması zor açıkcası.

Ben sorumluluğun paylaşılması taraftarıyım. Bir kadının medeniyeti nerede açıp nerede kapatacağını bilmesinden geliyor benim gözümde. Erkeğinkiyse açıklık ve kapalılık karşısında verdiği tepkiden. Hayvanlarınkiyse doğaya ve gidişatına olan saygılarından. Hayvan dediğin bile her açık gördüğünün üzerine atlamaz, ki onların bir "dur" komutu bile yok bizimki kadar beyinlerinde. Biz var olan komutu neden kullanmaya çalışmak yerine "onlar yapmasın biz de yapmayalım!"a çevirelim ki? Üstelik benim profesörüm bilmiyor mu ki o "hayvanlık anı"nın açıkla ya da kapalıyla hiçbir alakası yok. Bilmiyor mu ki tümden kapalı bir kadın bile baştan çıkmaya hazır bir erkeğin kendi kendine baştan çıkmasına yetebilmekte... Bilmiyor mu ki bu ülkede teşhircilik yapan kadınlardan ziyade teşhirin kelime anlamını dahi bilmeyen kadınlarımız ve dahi çocuklarımız o hayvani doyumsuzluğun kurbanı oluyor? Sen semeri en uca, teşhire, açık giyinene, kadına yükleyene kadar hayvani içgüdüsü aç dolaşan insanları doyursana eğiterek. Sıfatın profesör; işin eğitmek, öğretmek... Yanlış mıyım?!

18 Şubat 2011

Mülakat Sorularına Inflack'ten Cevaplar

Derslerimle başım dertteyken dersler hakkında yazdım, aşk ararken aşkı yazdım ve şimdi de iş arıyorum. Dolayısıyla iş hakkında bu kadar yazıyorum, ama bu sefer farklı. Biraz dalga geçelim şu iş dünyasıyla ya, o kadar da ciddi olunmaz ki!! Şimdiden bu soruları her hafta birçok kişiye soran bütün İK çalışanlarından özür diliyor, bu blogu okuyabilecek potansiyel işverenlerimin de yazımı gülümseyerek okumalarını bekliyorum.

İşe başvurdunuz, mülakata çağırıldınız ve içiniz içinize sığmıyor "ne soracaklar?" diye. Monster.com mülakatlarda gelebilecek 100 temel soruyu yayınlamış. Ben de kendimce değerlendiriyorum...

Bu işi neden istiyorsunuz?
Evde annemle Su Gibi seyretmek istemediğim için. :(

Zayıf yönleriniz nelerdir?
40-42 beden arası bir bayan olarak zayıf yönüm olduğunu zannetmiyorum.

Bundan 5 yıl sonra kariyerinizde hangi noktada olmak istersiniz?
Bu soruda atış serbest olmalı bence. Valla bundan 5 yıl sonra genel müdür olmuş olsam çok çılgın olurdu. Evet, genel müdür olmak istiyorum bundan 5 yıl sonra.


Hayalinizdeki firma nedir?
Disney Şatosunun çikolata ve şekerden yapılmışı olup bulutların üzerinde olsun ve iş tanımım istediğim kadar uyumayı gerektirsin. Ofisime kaydırakla geleyim, öğle yemeğinde çikolatalı süt versinler ve hep beraber oyunlar oynayalım. Kısacası: Google'da çalışmak istiyorum.

Takım içinde güvenilirliğinizi nasıl hızlıca oluşturursunuz?
Öğle yemeklerinden sonra kahve falı bakarım. 1 hafta içerisinde aşk meşk derdi olan bütün çalışanlar kankam olmazsa benim de nickim inflack değil!



Çalışma tarzınızı nasıl tanımlarsınız?
Yayılımcı...

Sizce bir görüşmeci olarak ben nasılım?
Giderin var.

Maaş tercihiniz nedir?
Nakit olursa sevinirim.

Firmamız hakkında ne biliyorsunuz?
Yönetici Adayı adı altında orada burada çalışacak genç insanlar arıyorsunuz. Ayrıca görsel tasarımcınız çok klişe. Yönetici Adayı afişine beyaz nesneler arasında bir adet kırmızı nesne yerleştirmiş.


Yaptığınız işin eleştirildiği bir zamandan bahsebilir misiniz?
Annemle ne zaman temizlik yapmaya başlasak eleştiri oklarının hedefi oluyorum valla. "Yapamıyorsan bari benim yaptığımı bozma! Sen nasıl kızsın!? Toz alırken etrafı daha çok tozlandırmayı nasıl başarıyorsun?!" gibi eleştirilere maruz kalıyorum. Genelde "eeeaaah be beğenmiyosan kendin yap allaalaaa!" şeklinde göz dağı verme amaçlı tepkilerim oluyor. Yemiyor.

Bu işteki ilk 30 gününüzde ne yapacağınızı düşünüyorsunuz?
Herkesin adını öğrenip hepsini facebook'tan ekleyeceğim ve herkesi en şeker kedili videolarda tagleyeceğim. Ne demişler, "Not working, Networking" 30 gün içerisinde atılmamayı garanti altına almalıyım.

Son iki yıl içinde verdiğiniz en zor karar nedir?
Dark Cherry Mocha mı, Caramel Latte mi?

Hayır cevabı almak konusunda ne düşünüyorsunuz?
Hayır duası almayı tercih ederim.

Hakkınızda bilmemi istemediğiniz bir şey söyleyin.
Heyecandan popom terledi. =/ donum da içime kaçtı, rahatsız ediyor! Mutlu musun şimdi?!

İyi bir liderin nitelikleri nelerdir?
Böyle boyu posu yerinde, geniş omuzlu, esmer tenli renkli gözlü, sivri burunlu, adonisli...

Sizi diğer insanlar hakkında en çok ne rahatsız eder ve bu durumla nasıl başa çıkarsınız?
Burnunu çok sesli sümküren insanlardan çok rahatsız olurum. Oradan uzaklaşırım. Peşimden gelirse de döverim.

Kahramanlarınız kimlerdir?
Bugs bunny, Duffy Duck, Sylvester ve Tweety.

Kalemi yazmak dışında kullanabileceğiniz 10 yol söyleyin.
Toka, tırnak arası temizleyeceği, pencere kapanmasın diye koyma aparatı, stratejik bölge kaşıyıcı, kulak kiri çıkaracağı, öldürücü silah, baget... 7 oldu ve cidden cevaplamaya çalışıyorum soruyu, gerçek bir mülakatta gelirse susmamam lazım. Şiş!! 9 numara şiş yerine de kullanılabilir gayet, biraz kısa kalsa da... Başka? 2 tane daha lazım... yani sadece kalemle mi ne yapılır diye soruyorlar yoksa kalem kullanarak mı? Resim tutacağı da yaparım sonuçta ortasından kesip. Ayrıca yakabilirim de. Neyse.



Daha baya absürd soru vardı... Tenis topu neden tüylüdür diye soru var ya! Elbet hepsinin İK açısından önemli bir anlamı, bir karakter tahlil etme özelliği vardır. Alın işte bu cevaplarla tahlil edin beni. Ama not: vallaha da billaha da bunlar gerçek cevaplarım değil. Yeminle bak! Belki içimden bunları geçirip size güler yüzlü cevaplar verebilirim, ama kesinlikle gerçek cevaplarım bunlar değil. Merak mı ettiniz gerçek cevaplarımı? Beni mülakata çağırın söyleyeyim. ;)



ALL RIGHTS DESERVED by INFLACK

Bu sitede yazan her şey yazarın kendi hayatı, hayal dünyası, geçmişi ve geleceği ile alakalıdır. Kar amacı güdülmemektedir. Resim sahiplerine ise buradan teşekkür etmekteyimdir. Yazılarım herhangi yasal şekilde korunmadığı için elbette bana sormadan etmeden kopyala yapıştır yapabilir, altına kendi adınızı yazabilirsiniz. Ama vicdanınız buna el verecek mi?! Şirret hayaletim öbür dünyada yakanızı bırakacak mı?! Bunları bir düşünün derim. Hepinizi öperim MUJU!